29 Ağustos 2017

Necmettin Alkan: "NİLİ olmasaydı, İsrail'in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı."


Yakın tarihimizin klişeden uzak yerlerine yolculuk yapmayı seven bu hususta akademik literatüre katkılar sağlayan bir tarihçimiz, Necmettin Alkan...

Hocayla son çalışması "Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı" penceresinden bir söyleşi yaptık. Faydalı olmasını temenni ederim.

Yağız Gönüler / twitter.com/ekmekvemushaf

***

Necmettin Bey, evvela yeni kitap hayırlı olsun. Oldukça ilginç bir konu. Her kitabın bir hikâyesi vardır sözüne binaen, isterseniz kitabın hikâyesiyle başlayalım. Kitabın fikri ve materyalleri nasıl ortaya çıktı, yazım süreci nasıl oldu, sizden dinleyelim.
Evet, doğrudur. Her kitabın bir hikâyesi vardır. Son kitabımın hikâyesi Almanya’da doktora yaptığım yıllara kadar geri gidiyor. Üniversite kütüphanesinde rast geldiğim Alexander Aaronsohn’un hatıratını tercüme ederek yayınlamıştım. Kitap yayınlandıktan sonra Popüler Dergisi’nin editörü, kitap ve Aaronsohn kardeşler hakkında bir makale yazmamı rica etmişti. Ben de Alexander, kız kardeşi Sarah ve ağabeyi Aaron hakkında bir makaleyi kaleme alarak dergiye göndermiştim. Türkiye’de akademiyaya intisab edip yoğun bir çalışmaya sürecine girdikten sonra bu konuyla ilgilenemedim. Öylece bıraktım. Bu senenin başlarında Kronik Kitap’tan Adem Koçal’ın Alexander’ın hatıratını yeniden yayınlama teklifini getirince, ben kendisine kitaba bir giriş yazarak bu kardeşlerden ve kurdukları NİLİ örgütü hakkında bilgi vermeyi teklif ettim. Adem Bey’in bunu kabul etmesi üzerine çalışmaya başladım. Fakat neticesinde öyle bir eser ortaya çıktı ki, Alexander’ın hatıratı bu çalışmaya ek olmuştu.

Son dönemde Orta Doğu’daki casusluk faaliyetlerine yönelik kitaplar dikkat çekiyor. Sadece tarih okuyucusunun değil, bu kitaplardan roman keyfi alan okuyucular da bir hayli fazla. Biz işin tarihi/siyasi tarafına bakalım ve soralım; sizce neden orta doğu ve casusluk faaliyetleri bu kadar ilgi çekiyor?
Kadim tarihin merkezlerin biri olan Orta Doğu her bakımdan önemlidir. Öncelikle modern medeniyet tarihinin dinî ve kültürel birikiminin tamamı buradandır. Bir Sümer, Babil, Asur ve Mısır medeniyeti ve kültürünü kaldırın veya çekin alın Batı Avrupa Medeniyeti diye bir şey ortada kalmaz. Matematikten mimariye, mimariden astronomiye, astronomiden dine ve dinden siyasete. Her şey kadim Orta Doğu’dan Greklere, Greklerden Müslümanlara, Müslümanlardan Avrupalılara ulaşıyor. İkinci olarak ise modern seküler ve laik Avrupa’nın manevi ve kültürel zamkı olan dinin ki bu Hristiyanlıktır, kökeni de aynı şekilde Orta Doğu’dur. Hz. İsa ve Havarileri Filistinli Yahudilerdir. Bir Yahudi peygamberi idi. Modern Hristiyanlıkta fazlaca Pagan Roma-German etkileri olsa da önemli oranda Filistin kökenli Yahudilik de etkilidir. Son olarak ise takriben son iki yüzyılda ise işin içine bir de coğrafî-stratejik hesaplar da girmiştir. Özellikle de 1798 senesinde Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgali bu emperyal rekabeti Orta Doğu’ya taşımıştır. Bu bölgede bolca çıkan petrol ve doğal gaz bütün bunların tuzu biberi olmuştur. Son kertede İslâm ülkelerinin ve Müslümanların bir şekilde kontrol altında tutulmak istenmesi de bir neden olarak zikredilebilir. Özetle ister maddî ve isterse manevi olsun, fark etmez. Avrupa ve Avrupalı emperyal güçler Orta Doğu ile ilgilenmek zorundaydılar ve hâlen de zorundadırlar.

Kitapta antisemitizmi “Modern Yahudi Karşıtlığı” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız? Ve bir de dünkü antisemitizmle bugünkü antisemitizm arasındaki en mühim farklılıklar nelerdir?
Bana göre, antisemitzim ya da Yahudi karşıtlığını bu şekilde ikiye ayırmak doğru bir tercihtir. Kadim Yahudi karşıtlığı çıkış itibarıyla dinîdir. Yani Hz. İsa’nın, Yahudiler tarafından dönemin Roma vâlisen şikâyet edilmesi üzerine çarmıha gerilmesi hususunda Hıristiyanlar Yahudileri suçlamaktaydılar. Onlara göre Hz. İsa ete kemiğe bürünmüş Tanrı’dır ve Yahudiler Tanrı İsa’yı putperest Roma düzenine şikâyet ederek onun öldürülmesine neden olmuşlardır. Dolayısıyla onlara göre, Yahudiler Tanrı katilidir. Avrupa’daki Yahudi karşıtlığının sosyo-psikolojik ve teolojik zemini budur. Zaten Hıristiyanlıkta eskiden beri olan gelen ezeli günah inancından dolayı, eskiden işlenen bir günahın daha sonraki nesillere intikal ettirilmesi ve bundan dolayı da sonraki nesillerin itham edilmesi kolaydı. Bu şekilde Yahudiler doğrudan Tanrı katili olarak görülmeye ve Yahudilerden nefret edilmeye başlandı. Yani Avrupa’daki Yahudi karşıtlığı aslında doğrudan teolojik/ilahiyat sorunudur. Modern Yahudi karşıtlığı ise bize göre 19. yüzyılda daha seküler ve dünyevi bir şekilde almıştır. Bu sıralarda Yahudiler siyasi, iktisadi ve kültürel olarak sorunlu görülüyordu. Bundan dolayı da Avrupa’da istenmiyorlardı. Bunların Avrupa’dan atılması için de Yahudi karşıtlığı daha seküler bir tonla gündeme geliyordu. Aslında burada antisemitizmin özündeki teolojik çekirdek hiçbir zaman kaybolmadı. Modern zamanlardaki Yahudi karşıtlığı daha seküler bir renge bürünse de özündeki dinîlik hiçbir zaman yok olmamıştır. Dinî olan karşıtlık, dünyevî olanlar kaplanmıştır diyebiliriz.

Siyonizm kelimesinin kökünün Yahudi dinî metinlerinde Kudüs’ün yerine kullanılan “Siyon”a dayandığını, yüzyıllar sonra ilk olarak 1886’da Matthias Birnbaum tarafından siyonizm kavramına dönüştürüldüğünü söylüyorsunuz ve siyonizmi "Seküler Siyasî Milliyetçilik” olarak tanımlıyorsunuz. İki aşamalı (1. Dünyanın her yanındaki Yahudilerin Filistin’e göçü - 2. Filistin'de İsrail'in kuruluş serüveni) dediğiniz siyonizm hareketinde NİLİ örgütünün en ciddi faaliyetleri neler olmuştur?
Bize göre Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için İngilizlerle anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Osmanlı Dördüncü Ordusu’ndan topladıkları istihbarat bilgileri karşılığında İsrail’in kurulması sözünü gayri resmi olarak aldıklarını düşünüyorum. Bu hususta elimizde somut bir belge olmamasına karşın, Aaron Aasrohn’un Londra’ya gidip orada yaptığı gizli görüşmeler buna işaret ediyor. Bu arada Aaron’un Londra’daki temaslarında İngiliz Siyonistler devreye giriyorlar. Sykes-Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu, Nili’nin istihbarat faaliyetleriyle ve Aaron’un pazarlıklarıyla örtüşüyor. NİLİ diye bir örgüt çıkıp, böyle bir istihbarat faaliyetinde bulunmasaydı, İsrail’in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı diye düşünüyorum. En azından İngiliz desteği bu kadar erken ve kolay alınamazdı.

Aaronsohn kardeşlerin dünya üzerinde bir benzeri var mı pek bilmiyorum lakin “görevleri” itibariyle insanı şaşırtan bir yapıları var. Alexander Aaronsohn, propagandist, Aaron Aaronsohn diplomat ve Cemal Paşa’nın danışmanı, Sarah Aaransohn kadınlardan sorumlu. Bir de Absalom Feinberg var, radikal bir şair. Bu görev dağılımı kendi istekleriyle mi oldu yoksa birileri tarafından tevdi mi edildi?
Bahsettiğiniz şekildeki bir görev dağılımını kendilerinin yaptığını düşünüyorum. Mantıklı bir dağılım burada söz konusu. Mesela Alexander, daha önce Amerika’ya gitmiş, oradaki Siyonist çevreleri tanıyor. Bir de eğer Filistin’den kaçmasa Osmanlı zaptiyesi kendisini yakalayacaktı. Dolayısıyla Amerika’ya kaçıp orada propaganda faaliyetlerini yaptı. Ağabeyi Aaron bilinen bir ziraatçı. Avrupalı Siyonist çevreler kendisini tanıyor. Bunların referansı ve desteğini alarak İngilizlerle rahat görüşebilirdi. Böyle de oldu. Geriye Sarah kalıyor. Genç ve güzel bir kadın Sarah ise dikkat çekmeden faaliyetleri yürütebilirdi. Yani şartların ortaya çıkardığı bir görev dağılımı var.

NİLİ çok amatör bir oluşum gibi görünüyor bilhassa kuruluş aşamasında. Eğitim ve donanım anlamında yardım alıyor mu? İngilizlerle sıkı bir temas var metinlerde okuduğumuz kadarıyla, yani bir "ikna süreci" de söz konusu. Ciddiyetlerine inandırma konusunda zorluk mu yaşıyorlar? 
Evet. Tabii ki. Mesela Sarah İskenderiye’ye gittiğinde orada bir eğitim alıyor. İngilizleri ikna ise kolay olmuyor. Önce Alexander bir teşebbüste bulunuyor. Ciddiye alınmıyor. Ardından Aaron devreye giriyor. O da Avrupalı etkin bazı Siyonistleri devreye sokup, öyle ikna ediyor İngilizler. Yoksa İngilizler başlangıçta bunları ciddiye almıyor. Hatta bunlardan karşı istihbarat diye şüpheleniyorlar da.

Kritik zamanda hayati istihbarat" tanımınız akıllara Teşkilat-ı Mahsusa’yı getiriyor. Bu bir teşkilatın, örgütün ya da ekibin en mühim vasfı olsa gerek. Belirli bir uzmanlığı gerektirdiği de bariz elbette. NİLİ’nin hayati istihbaratlarına dair neler anlatmak istersiniz? 
Mesela Dördüncü Ordu’nun Suriye, Ürdün ve Filistin bölgesindeki dağılımları, asker sevkiyatları, ağır topların durdukları konumları, çöldeki su kaynaklarının yeri gibi bilgiler zikredilebilir.

Bir propaganda malzemesi olarak “mağduriyet ajitasyonu” hâlâ yoğun biçimde kullanılıyor. Bunu başta Almanya ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde görmek mümkün. Sanki tüm ülkeler gittikçe “geçmişle hesaplaşma” yapmaya girişiyorlar gibi bir izlenim de var. Kimi doğal, kimi mecburi. NİLİ, mağduriyet ajitasyonu konusunda ne tip propaganda faaliyetleri gerçekleştirmiş?
Maalesef öyle. Avrupa’da çeşitli çevrelerdeki Türk ve Müslüman karşıtlığının bir tezahürüdür, bu tür ajitasyonlar. Özellikle de Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecindeki etnik ve milliyetçi çözülmeye karşı tedbir alan Osmanlı hükümetleri hep bu tür ajitasyonlarla bir şekilde etkili tedbir almaları engellenmiştir. Önce Balkanlar ve ardından da Anadolu’da maalesef bunu fazlasıyla uygulamışlardır. Filistin örneğinde ise NİLİ aynı şeyi yapmıştır. Avrupalı çevrelerden destek alabilmek için bu tür ajitasyonları yapmışlardır. Alexander, Aaron ve Sarah doğrudan Ermeni Tehciri’ni kullandılar. Belli bölgelerdeki Ermenilerin savaşın sonuna kadar Suriye’de zorunlu iskâna tabi tutulmasını, Türklerin/İttihâdçıların bir Hristiyan karşıtlığından ortaya çıkan bir mezalim olarak takdim ederek, sıranın Yahudilere de geleceğini iddiasını yoğun bir şekilde işlemişlerdir. Mesala, Alexander hem İskenderiye’de hem de Amerika’da makaleler yayınlayarak bu konuları işlemiş, bir de meşhur hatıratını yayınlamıştır. İngiliz istihbaratı bu kitabı altı dile tercüme ettirerek dağıtmıştır.

İngilizlerin müteşekkir olduğu bir örgüt NİLİ. Başta burun kıvırsalar da belli ki hizmetleri onların orta doğuda, bilhassa Filistin topraklarındaki emelleri hususunda önemli bir yere sahip. “Niye her taşın altından İngilizler çıkıyor?” gibi cevabı bariz olan bir soru sormayacağım ama bir İngiliz Dışişleri yetkilisine “onlar için ne yapsak hizmetlerinin karşılığını ödeyemeyiz” ve General Macdonough’a “onların istihbaratı olmasaydı Allenby kazanamazdı" dedirten tabiri caizse ince işler neydi?
Elbette. Bu ifadeler doğrudan NİLİ mensuplarının topladıkları istihbarat bilgileriyle alakalıdır. Bana göre bu ifadelerde hiçbir abartı yok. İngilizlerin Filistin ve Suriye başarıları biraz da bunlarla alakalıdır.

Sizinle 2012'de “II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası” üzerine bir söyleşi yapmıştık. Aradan 5 sene geçmiş. NİLİ meselesinde, “Abdülhamidî diplomatik tavır”a dair bir şeyler yakalamak mümkün mü? Sultan NİLİ'den ya da bazı safhalarından haberdar mı? Son sorumuz buydu. Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.
Eyvallah. Sultan II. Abdülhamid bu süreçte tahtta değil. Malum 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmiş, yerine Mehmed Reşad geçmişti. Fakat ilginç bir bilgi, Aaron Aaronsohn yurtdışı tahsilinden Filistin’e döndüğünde bölgede Siyonist propaganda yaptığına dair haber alınınca Anadolu’ya sürgüne gönderiliyor. Bu takriben 1908 Jön Türk İhtilali öncesine tekabül ediyor. Sultan Hamid, Jön Türklere yaptığı gibi onu da belli bir maaş karşılığı sürüyor. Fakat Jön Türk İhtilali’nin ardından Filistin’e dönmesine müsaade ediliyor. Tıpkı Mekke Şerifi Hüseyin’in İstanbul’u terk edilmesine izin verilmesi gibi. Bu iki örnek Sultan II. Abdülhamid yönetiminin böylesi ayrılıkçı aktörleri tespit etmesi ve kontrol altına alması noktasındaki başarısını gösteriyor. Fakat hükümdarlığının son yıllarında artık bu dikkati göstermiyor. Sonrası ise malum.

Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

Necmettin Alkan, Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı (Kronik Kitap, 192 Sayfa)
İncelemek ve satın almak için: kitapyurdu.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.