05 Eylül 2017

Vicdanını o denli kaybetmek mümkünmüş demek ki


Asıl, çağrımız, seslenişimiz, talebimiz karşılıksız kaldığında, hitabımız yankılanamadığında, muhatap bulamadığımızda ölür içimiz. Hüsranların en büyüğüdür bu. İnsan ancak onu düşünen hiçkimse kalmadığı zaman gerçekten ölür.

Bir de şu var o halde: Vicdan verili, biyolojik kuruluşumuzda içerilmiş ve tamamlanmış bir kendilik değildir. Her seferinde aynı geriye-dönüşlü jestle içimizdeki nüvelerini keşfetmemiz, pratik etmemiz, aktüelleştirmemiz gereken ruhsal bir potansiyeldir. Ölmüş çocuklarının yasını tutmaya bile izin verilmeyen, buna vakit bile bulamamışken, çünkü başlarına gelenin ne olduğunu henüz idrak bile edememişken, o kederli anaları meydanlarda yuhaladığımızda çoktan vicdansızlığın kör kuyusuna düşmüş oluruz.

Vicdanını o denli kaybetmek mümkünmüş demek ki. Bugünkü hayatımız sefil bir iktidar ve güç mücadelesinden ibaret hale gelmişse eğer, en temeldeki güç ve tahakküm ilişkisinin mantığını serbestleştiren iktidar arzusuyla şişmiş bir ruhumuz varsa, vicdanın pınarları kurumuş demektir. Çünkü vicdan bir mütekabiliyet ve ortaklık alanından, ötekinin -ve kendimizin- varlığını gözetme ve eşdeğer sayma kapasitesinden neşet eder. İnsan olmak böyledir işte: Hem ağır bir yük hem de eşsiz bir armağan.

Erdoğan Özmen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.