29 Aralık 2017

“Doğum ve ölüm” kavramları özelinde, eski Türklerin geliştirdiği inançlar nelerdir? Bu inançların, sonraki yüzyıllarda benimsenen yeni inançlara etkileri olmuş mudur?

Orta Asya coğrafyası dediğimiz bu sert iklimli uçsuz bucaksız bozkır, oralarda yaşamakta olan muhtelif Türk topluluklarının inançlarını şekillendiren en temel faktör olmuştur. Bir defa bunu unutmayalım ve ne demek olduğunu iyi düşünelim. Onların inançlarında gördüğümüz, günümüz tarihçilerinin “tabiat kültleri” tabir ettiği inançlar, bu coğrafyanın ürünüdür. Pek çok toplumda olduğu gibi eski Türklerde de ruh ve ahiret inancı vardı. Bu yüzden ölüm her şeyin bittiği bir son değildi. Ruhun kuş olup uçarak bedeni terk ettiğine inanılırdı. Dede Korkut hikâyelerini hatırlayınız. Ölmüş ataların ruhları da tabiat kuvvetleri gibi kutsaldır. Atalar kültü dediğimiz güçlü inanç, bunun sonucudur. Mezarları ziyaret edilir ve onları memnun etmek için adaklar adanır. Ata ruhlarının aileyi koruduğuna inanılır.

Türkler göçebe olmalarına rağmen cenazeyi bir köşeye atmazlar, ölüye büyük saygı duyar ve çeşitli merasimlerle onu ya defnederler veya Kırgızlarda olduğu gibi (bilhassa sert kışlarda donmuş toprağı kazıp mezar yapmak hayli güç olduğu için olsa gerek) yakarlardı. Ölüm sonrası uygulamalar arasında: Yas tutmak, ölünün mezarı başına “balbal” tabir edilen mezar taşlarını dikmek ve cenaze yemekleri sayılabilir. Halkımız bunların ölünün arkasından mutlaka yerine getirilmesi gereken “olmazsa olmaz” İslami inançlar olduğuna inanır. Oysa bunlar İslam’a değil Türklere ait şeylerdir.

Ahmet Yaşar Ocak
(Karar, 28.12.2017)

28 Aralık 2017

At Kitabı


"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!"

Bizi edebiyatımızla tanıştıran bu ilk dizeler, bin atlının yola revan olup zaferler kazanıp çocuklar gibi şen olduğu o akınları, nal sesleriyle birleştirerek zihinlere nakşetmiştir.

Dünyanın ilk bilimsel at eğitim kitabı Kikkuli isimli bir at eğitimcisi tarafından MÖ 15. yüzyılda Hattuşa-Boğazkale’de yazılmıştır. Kikkuli metni Xenophon’un at eğitim kitabı Hippike’den tam bin yıl öncesine aittir.

Türkçede atın rengini, özelliklerini, organlarını, yaşını, koşumunu, hareketlerini ifade eden zengin bir kelime dağarcığı bulunmaktadır.

Atlara mezar yapılmıştır, mesela, 2. Osman’ın atı Süslü Kamir’in mezartaşı Üsküdar’dadır.

18. yüzyıl mahkeme kayıtlarından atların çalındığını, at sahiplerinin yılmadan atlarının izini sürdüğünü, at pazarlarında kaybolan atları aradığını görmekteyiz.

İnsanlar gibi atların da şecere kayıtları bulunmaktadır. Osmanlı donanmasında at gemisi tabir edilen gemilerle asker, malzeme ve hayvan taşınmıştır.

Emine Gürsoy Naskali
Kitabevi Yayınları, 800 Sayfa

Şeyh Şamil ve Kafkasya:
Mücadele - Sürgün - İskân


Elinizdeki bu kitap; Anadolu, Rusya ve Kafkasya tarihi açısından önemli bir isme ve faaliyetlerine odaklanmaktadır. Şeyh Şamil ismini “işitmeyen yoktur. Şamil anıldıkça Kafkasya hatırlanır. Kafkas düşünüldükçe Şeyh Şamil yaşar. Bu iki kelime her zaman için müteradiftirler.

Şeyh Şamil’in 19. yüzyıl ortalarındaki Rus yayılmacılığına karşı mücadelesi; Kafkasya başta olmak üzere Anadolu ve Rusya’yı da içine alan bir coğrafyayı önemli ölçüde etkilemiştir. Şeyh Şamil’in, Rusların bölgeyi işgalini yaklaşık 30 yıl geciktiren mücadelesinin kırılması; Kafkaslardan Anadolu’ya yoğun bir göç dalgasını beraberinde getirmiştir. Başta Çerkesler olmak üzere çeşitli Kafkas halkları Anadolu’ya gelerek yerleşmiştir.

Elinizdeki bu kitap, Şeyh Şamil’in doğumu, gençlik yılları, Müridizm Hareketi, Ruslarla mücadelesi, Çerkeslerin Anadolu’ya sürgünü ve iskânı ile söz konusu süreçlerin edebiyata yansımaları gibi çeşitli konular üzerine kaleme alınmış 11 makaleden oluşmaktadır. Şeyh Şamil ve Kafkasya, 19. yüzyıl ortalarında yaşanan ve günümüz Anadolu’su ile Kafkasya’sını şekillendiren olayları akademik bir bakış açısı ile incelemektedir.

Kitaba katkıda bulunanlar Süleyman Nazif’in 1914 yılında yazdığı aşağıdaki satırların günümüzde de geçerli olduğuna samimiyetle inanmaktadır:

Bu perişan satırlarla o ünü ebedi olan o kahramanın ne olaylarını/yaptıklarını tasvir etmek emelimdir, ne simasını resm eylemek haddim. Şeyh Şamil’in hayatı hakkında geniş bilgiye sahip olanlar, bildiklerini yazıp yayınlarlarsa hem İslam tarihine, hem milletlerin tarihine hizmet etmiş olurlar. Şeyh Şamil gibi büyük bir adamın namına böyle nakıs birkaç satır yazmak yetmez. Ciltlerle kitaplar yazılmalı, yüzlerle abideler yapılmalıdır.

Mehmet Ali Bozkuş, Hakan Yazar
Kitabevi Yayınları, 245 Sayfa

25 Aralık 2017

Muhafazkârlaşma adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir

Türkiye’de siyasal düşünce tarihinin sağlıklı bir biçimde yazılamamasının en önemli nedenlerinden biri kavramlarla değil niyetlerle konuşuluyor olmasıdır. İnsanlar neye taraftar veya karşı oluşlarına göre anlam yüklüyor kelimelere. Her kelime, her anlam çerçevesi bir niyeti ima ediyor. Başka bir deyişle hiç kimse birebir yalın anlamların karşılığını konuşamadığı için gölgeli kelimeler kullanıyor.

...

İslamcılık Türkiye’de, her zaman için bu toplumun dinamik unsurlarına yansıyan ve ‘kültürel ve toplumsal’ meşruiyete sahip tek akımdır. Geldiğimiz süreçte İslamcılığın diri, düşüncel ve aksiyoner karakterini tehdit eden en büyük kırılmalardan biri muhafazakarlaşmadır. Muhafazkârlaşma siyasal ve küresel iktidarlar karşında uzlaşarak tezlerinden vazgeçilmesi karşılığında; adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir. Bugün hem İslamcılığın muhtevasının boşaltılmasına yol açacak hem de İslamcılığın anlaşılmasının önündeki yanılsama muhafazakarlaşmadır.

...

Yeni muhafazakâr sınıfın, zıddına benzemeye başladığına, daha önce eleştirdiği davranış normlarını aynen benimsediğine bir kez daha tanık oldum. İnsanların helalinden kazanıp helalinden harcamaları ile lümpen, saygısız bir şekilde servetini gösteriş vesilesi yapması arasında fark var. En azından toplumsal planda sergilenen sonradan görme zenginlik alametlerinin, değişimden çok yozlaşma işareti olduğu söylenebilir.

...

Türk aydın tipinin iki önemli özelliği var: Toplumu ile yabancılaşma pahasına Batılılaşmaya tapınması, değişim ve ilerlemecilik iddialarına rağmen statükodan yana olmasıdır. Kendini toplumu değiştirmeye adamış bizdeki aydın kadar dünyada toplumuna yabancılaşmış başkaca bir örnek az bulunur. Bu yönüyle de ‘dünyanın en yalnız/aydını’dır Türk aydını. Paradoksal biçimde yalnızlığına, toplumsal ve kültürel temelsizliğine rağmen güçlü. Gücünü yaslandığı statükodan ve statükoculuğundan, sermaye-iktidar ilişkilerinden alır.

Âkif Emre, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı
(Büyüyenay Yayınları)

20 Aralık 2017

Kendini beğenmenin sebepleri

(…) Büyüklenmenin başlıca dört sebebi vardır: Kahredici bir kuvvet, emredici nüfuz, ahâlinin boyun eğmesi ve kendine eş olanlarla az görüşmek. Şöyle anlatılıyor: Bir gurup Hz. Ali’nin arkasından büyük bir coşkuyla alkışlıyor, büyükleyerek yürüyorlardı. Hazret bunlara:

Yahu biraz uzak durun, pabuçlarınızın şakırtısı kulağıma girmesin. Bu gibi hâller ahmakların kalbini bozar.” buyurdular.

İbn-i Mesud arkasında yürüyen bir topluluğa: “Yahu, dönün. Bu hâl arkadakiler için zillet, öndekiler için fitnedir.” dedi.

Kays bin Hâzim rivayet ediyor: Ulvî heybeti karşısında titremeye başlayan bir zate Peygamber Efendimiz: “Kendine gel, ne korkuyorsun? Ben güneşte kurutulmuş eti yiyen birçkadının oğluyum.” Buyurarak korkudan kurtulmasını inayet buyurdular.

(…) Hz. Ömer bir gün halkı camiye toplamış, mimberde konuşma esnasında: “Ey insanlar, banim yiyecek bulamayıp halalarımın verdiği avuç avuç hurmalarla gün geçirdiğimi biliyorsunuz. Ah o günler ne günlerdi…” buyurmuşlar. Orada bulunanlardan Abdurrahman b. Avf:

Ey mü’minlerin halifesi, vallahi nefsinizi çok tahkir ettiniz, hor gördünüz” deyince, Hz. Ömer:

Sen ne söylersin? Ben yalnız kaldığım vakit o senin acıdığın nefis bana ne söylese beğenirsin; sen mü’minlerin başkanısın, senden büyük kimse yoktur, diyor. Ben de ona haddeni bilmesi için böyle yaptım.” buyurdular.

(…) Hz. Ebubekir (r.a.) kendinin mehdini, övüldüğünü işitince:

Rabbim sen beni, benden ziyade bilirsin. Ben de nefsimi övenlerden ziyade bilirim. Tanrım; beni onların zannettiklerinden hayırlı kıl. Onların bilmeyip, senin bildiğin, yanında mâlum olan kusurlarımı da affeyle. Beni bunların sözleriyle muaheze eyleme, azarlayıp darılma.” diye dua ederdi.

Mâverdî, Yüce Hedefler Kitabı
(Hazırlayan:Yaşar Çalışkan, Büyüyen Ay Yayınları)

Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz


İnsanımızın bütün dertlerini, en manasız taraflarını bile sevecek kadar tanıyıp bilen, bilmekle kalmayıp, bütün bunların acısını üzerinde duyduğunu düşünen ve nihayet okuduğumuz frenk kitaplarını susturarak kendi sesimizin duyulmasını sağlamaya çalışan yerli ve millici arkadaşların düşüncelerinde bir cansızlık olduğu gözüküyor.

Yazdıkları şeylerde, Tanpınar’ın kastettiği, içinden yaşamışlığın sıcaklığı yok. Bu nedenle kolay karikatürize edilebilen, insanların cansız nesnelere kolay dönüşebildiği bir yerli ve millilik bu. (İdris Küçükömer’in ‘Türkiye’de sol sağdır sağ soldur’ demesi gibi ‘Türkiye’de doğucular batıcı batıcılar doğucudur’ desek yeridir.)

Bilenler bilir ki Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz. ‘Yerli tohum’dan, ‘yerli gübre’den, ‘yerli domates’ten, ‘yerli inek cinsleri’nden bahsedilir ama insanın yerlisinden bahsedilmez.

Belki ‘yabancı’ manasında ‘yaban’ denilen kişiler vardır ama yerli denilenler -Tanpınar’ın genç yazarının behsettiği türde- gerçekte olmayan, kuklalardır. Anadolu’da kimse kendisinin yerli –ve de milli- olup olmadığını sorgulamaz (İstanbul’a mahsus bir maraz mıdır diye sorası geliyor insanın.)

Belki de gerçek yerlilik kim değil ne sorusunun cevabında gizlidir ve aynı toprağın üzerindeki herkesi eşitleyen bir geniş yüreklilik gerektirir.

Ahmet Erkan Koca
(Serbestiyet, 20.12.2017)

Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın


Kafka’nın Gregor Samsa’sı, kafa sesiyle tıpı tıpına şöyle düşünür: “Ailesi, dünyanın fakir insanlardan beklediği her şeyi yerine getiriyordu” (Gülperi Sert çevirisi, T. İş Bankası Yayınları) ya da belki şöyle: “Dünyanın yoksullardan beklediğini onlar fazlasıyla yerine getiriyordu” (Vedat Çorlu çevirisi, İthaki Yayınları). Eninde sonunda dünyanın yoksullardan bir beklentisi olduğunu; Gregor Samsa’nın babası, annesi ve kız kardeşinin bu beklentiyi sınıfsal konumlarına yakışır bir çalımla, hem de fazla fazla yerine getirdiğini biliyoruz. Baba, banka memurlarına kahvaltı taşır; anne, başkalarına dikiş dikerek kendini tüketir; kız kardeş, müşterilerin arzularına göre koşturup durur. Başkaları için, diğerlerinin ihtiyaçlarını, arzularını gidermek için durup dinlenmeden, çalışırlar. Bu uyum, dünyanın beklentisi ile yoksulun, böğrünü kolaya alıştırmama azmi arasındaki uyum yani, ürpertici. Çünkü adaletsiz dengeye, “dünyanın dengesi bu/böyle”deki içeriğe bir kesinlik katıyor. Dünya bekleyecek; yoksul, yoksulca davranacak. Bir tür derviş edasıyla, kabulüyle belki. Yoksulluk, sadece yoksunluğu, güçlüğü, imkânsızlığı ya da idare etmeyi değil; –iyiden iyiye alışkanlık kazanmış bir beklentiyle– bünyesinde göz tokluğunu, gönül zenginliğini ve bilgeliği barındıran fakirliği, fakir gibi yaşama halini de kapsayan, çeperi geniş bir sözcük. Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısında sarf ettiği “işçi (ve işverenden) fedakârlık bekliyoruz” cümlesi, en çok dünyanın yoksullardan beklentisini kendinde hak görerek hatırlattığı; (böylelikle bir anlamda) yoksullukta bir sabit, değişmeyen ve değişmeyecek bir öz bulduğu ve bu öze göz diktiği için ürpertici: Yoksul, fedakârlık yapabilendir. Zaten yoksun olduğunuz şeyden kısmak mümkün değil gibi görünebilir ama yoksul, hiç sahip olmadığından da kısmayı becerebilen, idareli kullanabilen, idare etmek orda dursun –her koşulda hayatta kalabilendir. Mesela yoksul çocukların bedenleri gıda/enerji yoksunluğunu, tasarruf dönemine girerek; büyümekten tasarruf ederek karşılıyor. Filmlerde ve öykülerde ölebilirler tabii fakat hangimiz garip değiliz ki? Bu nedenle konu asgari ücret ya da para bile olmayabilir. Konu, belki de Gregor’un bir çırpıda söyleyiverdiği “her şey”dir, yoksulluktan ve yoksulluğa dair olandan beklenen sonsuz rızadır? Yoksulun işe yarar olması gerekir. İnşaat iskelelerinden maden ocaklarına, atölyelerden ev içlerine radikal emekleriyle; dizi filmlerinde mecaza indirgenen, incelikle anlatılan hayat hikâyeleriyle işe yaramalı yoksullar.

Sema Aslan
(Birikim, 16.12.2017)

Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz


“Coca-Cola’nın “Hayatın tadı” başlıklı reklam serisinden öğrendiğimiz gibi, başarısızlıkta başarı da şahane bir şey olabilir. Reklam klibinde büyükbabasını ziyaret eden bir torun görürüz; büyükbabası okulun nasıl gittiğini sorar, genç adam bir yıl ara verdiği yanıtını verir. Sonra büyükbaba son kız arkadaşını sorar ve torun çoktan yeni bir tane bulduğunu söyler. Sonra torun büyükannesinin nasıl olduğunu sorar ve büyükbaba karısının briç kulübünden bir arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladığı haberini verir. Bu noktada iki adam birbirini Coca-Cola’yla selamlar ve bize hayatın ne kadar lezzetli olduğu anımsatılır.”

Bildiğimiz anlamlarda ne anne-babanın, ne kuşak farkının, ne dede ve ninelerin aktardığı bilgilerin/masalların, ne bir kuşağın kendinden sonrakini eğitmekle yükümlü olduğu bir ilişki biçiminin, ne kılavuzluğun, ne süreklilik ve istikrarın, ne de bağların artık ortada olmadığı bir aile resmidir bu. Aynı zamanda bu, bütün kolektif örgüt ve kurumları (sendikalar, kitle örgütleri, politik partiler, ulus-devletler, aile, ve müşterek temsillerin ve kuşaklar-arası ileti ve aktarımın mahalli olarak kültür) parçalanması gereken lüzumsuz artıklar ya da modası geçmiş köhne yapılar olarak gören neoliberal ideolojinin hikayesidir. Çünkü sermayenin ve metaların bütün yerküreyi serbestçe kat edebilmesinin önündeki bütün engeller temizlenmelidir.

Yeni bir özne formunun şekillenmekte oluşundan söz etmeliyiz demek ki. Bünyevi olarak zaten var olan psikotik eğilimlerin/nüvenin giderek daha fazla aktüalize olduğu, artık sadece gevşeklik ve plastiklikle karakterize şeylere/durumlara kolayca uymaya ve yamanmaya müsait, metaların/iletişimin/enformasyonun akış hızına ve tüketime (dört bir yandan yükselen “tüket!” buyruklarına) çoktan duyarlı ve savunmasız hale gelmiş istikrarsız ve kırılgan yeni bir özne. Çünkü her türlü tarihsel bağlamdan ve süreklilikten, kuşak/sıra/zaman bilgisinden mahrum edilmiş (demek alçak gönüllüğü, borçlu olmayı, şükran duymayı unutmuş), kendi başına, kendi kıt imkan ve araçlarıyla kendini yaratmak ve icat etmek –imkânsız– ödeviyle kalakalmış günümüzün çıplak, yüzer-gezer ve yalnız bireyi. Bu çaresizlik ve muhtaçlık yüzünden biraz da, her birimiz pazarda bol miktarda bulunan çeşitli “arzu nesnelerine” sahip olmanın mutluluğun koşulu olduğuna ikna edilmiş halde değil miyiz?

Her yerde nasıl ebeveyn olunacağını, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bilemeyen, uzman görüşleri ve tavsiyeler peşinde koşmaktan bitap düşmüş genç anne ve babalar var artık. Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz. O inanç ve güvenin teminatı olan bağlardan, ilişkilerden, yerlerden ve sembolik dayanaklardan (insanın yüceliğini ve derinliğini inşa eden sembolik boyutudur çünkü) yoksunuz artık. İnsanlık durumumuzun vehametini kavramak için, çocuklar ve gençler arasında hiperaktivite ya da depresyon tanısının ne denli yaygın olduğu ve ilgili ilaçların (concerta/ritalin ve bilumum antidepresan ve antipsikotiklerin) ne çok kullanıldığı üstüne düşünmek yeterli olacaktır. Çocukların/gençlerin aşırı hareketliliği, şiddet patlamaları, eyleme dökmeleri (acting-out) ya da keder ve ümitsizliklerinin aslında ne anlattığını, sözcüklere dökülemeyen ve dile gelemeyen şeylerin ne olduğunu dinlemek ve işitmek için ne zamana, ne dikkate ve özene, ne arzuya, dahası ne ruha ve sembolik çerçeveye içinde yer olmayan bir dünya işte.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 13.12.2017)

11 Aralık 2017

Türklerin Şeytani Masalları


Türk halk inançlarındaki korkutucu figürlerin bilinen örnekleri hayli köklü ve geniş bir konunun görünen yüzüdür. Dışarıdan bakan bir göz bu köklerin mecrasını takip ettikçe, geçtiği coğrafyaları, temas ettiği kültürleri gördükçe karşısına çıkan isimler, tabirler ve hikâyeler karşısında hayranlığı ve ürpertiyi aynı anda yaşayacaktır.

Okuyucu, Seçkin Sarpkaya’nın “Türkiye Sahası Masal ve Efsanelerinde Demonolojik Varlıklar” adlı araştırmasının rehberliğinde insanın hem merak duygusunu hem de korkularını kamçılayacak bu zengin sahayı ziyaret etme olanağı buluyor.

Bu kitap halk bilimi araştırmacıları ve halk bilimi dersi alan öğrenciler kadar Türkiye sahasındaki bir masalın, efsanenin ardına takılıp başka diyarların, uzak ama tanıdık kültürlerin etkisini keşfetmek, masalların ve efsanelerin arasında dolaşmak isteyenlerin, devlerin, perilerin, ejderhaların, cinlerin izinden gidebilecek meraklı okurların, duvarda asılı Şahmaranların, fırtınalı gecelerde kükreyen cadıların, gelinlerin canını çalan alkarılarının hikâyelerini öğrenmek isteyen okurlar için de önemli ve hayli zengin bir araştırma.

Mehmet Berk Yaltırık
Yedikuleli Mansur'un yazarı

Seçkin Sarpkaya, 
Türklerin Şeytani Masalları: Türk Masal ve Efsanelerinde Demonik Varlıklar
Karakum Yayınları, 304 Sayfa
İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/turklerin-seytani-masallari-amp-turk-masal-ve-efsanelerinde-demonik-varliklar/443708.html

06 Aralık 2017

Şehir bir şahsiyet meselesidir


Evlerimizi terk ettik. Artık betonarme konutlarda kameraların hâkimiyetinde hepimiz birer cezalı gibi yaşıyoruz. Aynı apartmanda seneler geçiriyoruz fakat komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz. İyi günde kötü günde kapıların çalındığı, hâlin hatırın sorulduğu, gönül sofralarının kurulduğu ve muhabbetin tüttüğü iklimler çok eskilerde kaldı. Kaybolan bu asil ve şerefli hayatımız artık romanlara ve romantik dizilere konu oluyor.

Çocuklarımızı sokağa göndermeye korkuyoruz çünkü oyun alanları birer birer otoparka dönüştü. Dört tekerlekli ölüm araçları arasında yitip giden çocuk oyunları, modern şiire bunalım dizeleri üretiyor. Pedagoji, psikoloji ve psikiyatri; çocukların huzurlu evlerde ve güvenli sokaklarda gösterdiği gelişimi hatırlamak istemiyor.

Yaşam vızır vızır akıyor ve hayatlarımız her geçen gün kâbusa dönüşüyor. Uyanamıyoruz. İşe geç gitmenin bile bahanesi kalmadı. Canımız sıkıldı, türlü buhranlar ve sağlık sorunları peyda oldu, yaratılış gayemizden uzaklaştık, hayatın anlamını lüks konutlarda ve yüksek performanslı araçlarda arar olduk. Artık hafta sonu gezmelerine motosikletle, teravihe ciple gidiyoruz. Diğer taraftan "Müslümanca yaşamak" üzerine söylevler dinliyoruz, köşe yazıları okuyoruz. Hiçbirimiz bu “kendi kendini kandırma” hâlinden utanmıyoruz.

Elinizdeki kitap Türkiye'nin son yıllarda geçirdiği ve hâlâ geçirmekte olduğu kentleşme süreci boyunca yaşananlara nostaljiden uzak bir pencereden bakıyor. Bazen geçmişin, "eskilerin" izini sürüyor. Bazense şehir üzerine yayımlanmış kitaplara dikkat çekiyor. Bunlarla yetinmeyip şehri dert edinmiş isimlerle söyleşiyor, rüya göremeyen insanın vaziyetini anlatıyor. İddiası yok fakat yükü çok ağır.

Çünkü şehir bir şahsiyet meselesidir.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir
Karakum Yayınları
192 Sayfa

İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/sarkisi-biten-sehir/443707.html

Yeni kapak, yeni baskı: Kalın Türk


İşinize gelir veya gelmez; ama hakikat bu: Türk olmakla Türk vatanında olmak tarihin akışı marifetiyle özdeş kılındı. Türk isek düşünce sahamız tarihin ne marifet gösterdiği olmalı. Çünkü tarih sahnesinde başrol oynamadan Türk olmadık. Dilde tarihî kapitalizm tamlaması varsa Türk yüzünden, giderek Türk İstanbul yüzünden var. Nasıl vatanı olmaksızın Türk varlığını teşhis imkânsızsa Türk varlığı serpilmeden vatanın işareti belirmez. Türk varlığına da, Türk vatanına da kefil Türk lisanıdır. Türk toprağı insan ile hangi seviyede olursa olsun konuşma, konuşuş, konuşukluk vasıtasıyla münasebettar kılındı.

İsmet Özel

İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi


Kendimizi tanımaktan kaçmak için bu kadar büyük çaba harcayışımızın elbette bir sebebi var. Kendini tanıyan insanın, bugün bizim kendimize reva gördüğümüz yaşama alışkanlıklarını kendine, insanlığına yakıştırmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü kendini tanımaya niyetlenen insan, insanı hakikatine götürecek yolda ilk adımı atmış demektir. Hakikat, kendini bize uzaktan bile gösterse hayatımızın her köşesini işgal etmelerine izin verdiğimiz yalanların fiyakası anında bozulur, beş kuruş etmezlikleri ortaya çıkar, aşikar olur. İnsanın hem hakikatin ne olduğuna dair bir fikri olup, hem de mesaisini yalana dolana ayırmaya devam etmesi mümkün değildir. Hayatımıza hakikatin gölgesi bile düşse, ondan gayrısının nezdimizdeki hükmü anında düşer.

...

Herkesi olduğumuza ikna etmeye çalıştığımız o insan ne kadar yoruyor aslında bizi. Ona erişmek için sarsak bir halde didinip duruşumuz ne kadar gülünç bir hale düşürüyor hepimizi. Kendi elimizle çizdiğimiz imajların içini doldurmak için ne kadar da ümitsizce, ne kadar acınası bir debelenme içindeyiz. İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi. Herkesin içinden aynı düşünce geçiyor biliyorum; keşke bu kadar tedbirsizce açılmasaydık kendi kıyılarımızdan. Kollarımız giderek güçten düşüyor, gövdemiz ağırlaşıyor, kulaçlarımız cansızlaşıyor, bu yabancı sularda boğulup gitmek için miydi bütün bu iddialar?

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 04.12.2017)

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir


Sanatı, ne olursa olsun sadece sanatı kendi bağlamı içinde tartışabilmek için hem sanatçının tek, tekil, özgür ve yetkin olması gerekiyor hem de o sanatçıyı takip edenlerin ona hayat verebilecekleri bir iklim oluşturmaları şart. Çevresiz sanat elbette mümkün. Hatta, sanatın, sanatçının bir çevre tarafından kabul görmek gibi bir amacı da olamaz. Ancak, her eylemin, her işin bir doğası vardır ve o dışarıdan gelen sebeplerle değil sadece kendi sebepleriyle oluşur. Buna rağmen, sözgelimi şiir sanatı içinde, sadece bir şairi özellikle takip eden, kitaplarını okuyan, hayata oradan bağlanan insanların olması son derece normaldir. Anormal olan, şiir dışı sebeplerle o insanın etrafında mutlakçı bir halka oluşturulmasıdır. Değerlendirmelerin estetik ölçülerin dışında ifade edilmesidir. Çünkü şiir söz konusu olduğunda, çevredekiler homurdanmaya, o şairin bazı özelliklerinden bahsetmeye, o özellikleri yüceltmeye, böylelikle de aslında kendilerini konuşmaya başlarlar. Şiiri konuşup, tartışmak için ise, genel sanat donanımı yanında, şiire ilişkin esaslı estetik bilgi, birikim ve dertlere sahip olmak gerekir.

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir.

Günlük politikaya çok bağlı bir hayatımız var. Onun pragmatist karakteri yanında, güç ve imkan dağıtan rüzgarına kolay kapılışın kökeninde de sanatçı bağımsızlığı yatıyor. Yalnızlık, bağımsızlık, müdanasızlık kimsenin kolay tercih edebileceği bir yol değil. Değerlerle değil duygularla bağlanıyor herkes birbirine. Oysa duygular düşüncenin ilk setinde, eleştiri ve felsefenin ilk geçidinde eriyip gidiyor. İlerlemek için her şeyden önce ferdiyet ve eleştiri gerekiyor. Eleştiri için ise yöntem bilgisi.

Dikkat çekici ve çarpıcı olan bütün bu manzaraya rağmen sanattan geri düşmüyor oluşumuzdur. Hayatımızın kaotizmi sanki bize özgü bir sinerji de yaratıyor. Ama sonuna kadar buna bel bağlayamayız. Tartıştığımız ve tartışmak istediğimiz konu sanatın, sanatçının varlığı ve yokluğu değil. Var olanın üzerine gerçekten düşünüp düşünemediğimiz. Daha yükseğine bu yolla talip olup olmama isteğimiz. Sanatta bunu tartışırız.

Ömer Erdem
(Karar, 05.12.2017)

04 Aralık 2017

"Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı."


Hiç dikkatinizi insanların Herodot’tan itibaren kafadan attığı tarihle Allah’ın bize verdiği tarih arasındaki farka teksif ettiğiniz oldu mu? Allah bize, biz Müslümanlara, giderek Türklere hiçbir ümmetin nasibine düşmemiş bir tarih verdi: Üretimler marifetiyle tezyifata, tezvirata uğratılamamış bir Asr-ı Saadetimiz var, dünya süsü tezyifat ve dünya süsü tezvirat karşısında hangi tavrı takınmamız gerektiğini öğrendiğimiz bir Hulefa-i Raşidin devrimiz var. Bu tarihin ne değer taşıdığından bihaber sefiller evine bir kez bile üzerinde para bulundurarak girmemiş Rasulu Ekrem’in öldüğünde zırhlarından birinin bir Yahudi’ye rehin bırakıldığı haberini şaşkınlıkla karşılıyor.

Hareketlerini şaşkınların iddia ve faraziyelerle dolu dünyasının dalgalanmasına uyduranların Müslümanlığına rıza gösterildiğinde payımıza Allah’ın gazabından başka bir şey düşmediği gündelik hayatla doğrulanmaktadır. Gündelik hayatın baskısı hepimizin üzerinde iz bırakarak devam ediyor. Baskı karşısında tepkimiz ne olacak? Elimizden gelenin ne olduğunun haberi hoşumuza gidiyor mu? İnsana mahsus hayat varsa, bu hayatın tekmili şartların şuuruna taalluk eder. Ben bu satırları Allah’ın inayetine teveccühüm sebebiyle yazmıyorsam uğranılan zararı artırıyorum demektir. Zarara uğrayan kimler? Fayda, zarar, kâr ölçülerimiz ne?

Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı. Her Türkün kimliğini İslâm dairesinde buluşu Kur’an-ı Kerîm’in Türk dillerine ebelik edişi sebebiyledir. Ancak bu dillere imtisal edenler Türk kalabildi. Estonyalıların, Bulgarların, Finlerin, Macarların, Eskimoların, Amerika yerlilerinin Türk olmayışları başka türlü izah edilemez. Türklüğün irtibatı Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidin devrinden kesildi mi insan türünün serapları tefekkür diye yutması adî vakıa sayılacaktır. Yaratılmışlar arasında kötü şartları tebcil eden insandan başkası olmasa gerek.

İsmet Özel, 30 Kasım 2017
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı


Sanatların ve bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe, psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır? Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa, küstahlığa, Tanrıya karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau, “Tanrının, yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.

Tanrının bana verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.

Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar” diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük, adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı, şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor Rousseau.

Sanatlar elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah haline geldi.

Adalet güzel şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı, gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı. Pek çok ülkede deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk, aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.

İnsan ruhunun mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu. İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı.

Dünya yeniden bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.

Emre Miyasoğlu
* Bu yazı daha evvel Millî Gazete'de yayınlanmıştır.
twitter.com/emremiyasoglu

"Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı."


Tirmizî’den naklen Hz. Ali diyor ki: Allah Rasûlü (sav) daima güler yüzlü, yumuşak tabiatlı idi. Katı ve kaba değildi. Çarşıda, pazarda bağırıp çağırmaz, aşırı laflar etmez, önüne geleni ayıplamaz, münakaşaya (ağız dalaşına) girmezdi. Hoşuna gitmeyen bir şey olursa görmezlikten gelir, kendisine umut bağlayanı sükut-u hayâle uğratmazdı. Nefsine karşı üç şeye dikkat ederdi: Cedele girmemek, laf kalabalığı yapmamak ve kendisini ilgilendirmeyen şeye burnunu sokmamak. İnsanlara karşı da üç şeye dikkat ederdi: Kimseyi kötüleyip ayıplamaz, kimsenin ayıbını araştırmaz, sevap ummadıkça konuşmazdı. O konuştuğunda oturanlar sus pus kesilir, başlarında kuş varmış gibi kıpırdamadan dinlerlerdi. O sözünü bitirdiğinde konuşurlardı. O’nun huzurunda münazaa etmezlerdi. Biri konuşacak olursa diğerleri susar, sözünü tamamlayana dek O’nu dinlerlerdi. Söz hakkını sırasıyla verirdi. Onların güldüğüne güler, onların hayret ettiğine hayret ederdi. Yabancının gerek konuşmasındaki gerek sorularındaki hamlıklara sabrederdi, ashabının sabrı taşıp engellemek istemelerine rağmen şöyle derdi: bir ihtiyaç sahibi sizden yardım istediğinde yardım ediniz. İyilik etmediği kimsenin övgüsünü kabul etmezdi. Ancak haddi aşacak veya bir hakikati çarpıtacak olursa ya müdahale ederek veya ayağa kalkarak sözünü keserdi.

() O şöyle derdi: “Burda bulunanlar bulunmayanlara bildirsin, ihtiyacı olup da iletemeyenleri bana bildirin. Muhtaç olduğu halde ihtiyacını yetkili merciye iletemeyen kimsenin durumunu ilgili makama ileten şahsın, Allah kıyamet günü ayaklarını sağlam kılar.” Onun huzurunda bu gibi şeyler dışında bir konu gündeme gelmezdi. Kimseden de başka türlü bir teklif kabul edilmezdi. İlim ve hikmet arayarak gelirler ve delil ve hidayet bulmuş olarak (muratlarına ererek) dönerlerdi. () Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı. 

Allâme Yusuf b. İsmail en-Nebhânî, Fezail-i Muhammediyye
(Çev.: Fethi Güngör, İnsan Yayınları)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.