04 Aralık 2017

Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı


Sanatların ve bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe, psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır? Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa, küstahlığa, Tanrıya karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau, “Tanrının, yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.

Tanrının bana verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.

Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar” diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük, adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı, şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor Rousseau.

Sanatlar elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah haline geldi.

Adalet güzel şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı, gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı. Pek çok ülkede deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk, aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.

İnsan ruhunun mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu. İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı.

Dünya yeniden bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.

Emre Miyasoğlu
* Bu yazı daha evvel Millî Gazete'de yayınlanmıştır.
twitter.com/emremiyasoglu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.