20 Aralık 2017

Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz


“Coca-Cola’nın “Hayatın tadı” başlıklı reklam serisinden öğrendiğimiz gibi, başarısızlıkta başarı da şahane bir şey olabilir. Reklam klibinde büyükbabasını ziyaret eden bir torun görürüz; büyükbabası okulun nasıl gittiğini sorar, genç adam bir yıl ara verdiği yanıtını verir. Sonra büyükbaba son kız arkadaşını sorar ve torun çoktan yeni bir tane bulduğunu söyler. Sonra torun büyükannesinin nasıl olduğunu sorar ve büyükbaba karısının briç kulübünden bir arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladığı haberini verir. Bu noktada iki adam birbirini Coca-Cola’yla selamlar ve bize hayatın ne kadar lezzetli olduğu anımsatılır.”

Bildiğimiz anlamlarda ne anne-babanın, ne kuşak farkının, ne dede ve ninelerin aktardığı bilgilerin/masalların, ne bir kuşağın kendinden sonrakini eğitmekle yükümlü olduğu bir ilişki biçiminin, ne kılavuzluğun, ne süreklilik ve istikrarın, ne de bağların artık ortada olmadığı bir aile resmidir bu. Aynı zamanda bu, bütün kolektif örgüt ve kurumları (sendikalar, kitle örgütleri, politik partiler, ulus-devletler, aile, ve müşterek temsillerin ve kuşaklar-arası ileti ve aktarımın mahalli olarak kültür) parçalanması gereken lüzumsuz artıklar ya da modası geçmiş köhne yapılar olarak gören neoliberal ideolojinin hikayesidir. Çünkü sermayenin ve metaların bütün yerküreyi serbestçe kat edebilmesinin önündeki bütün engeller temizlenmelidir.

Yeni bir özne formunun şekillenmekte oluşundan söz etmeliyiz demek ki. Bünyevi olarak zaten var olan psikotik eğilimlerin/nüvenin giderek daha fazla aktüalize olduğu, artık sadece gevşeklik ve plastiklikle karakterize şeylere/durumlara kolayca uymaya ve yamanmaya müsait, metaların/iletişimin/enformasyonun akış hızına ve tüketime (dört bir yandan yükselen “tüket!” buyruklarına) çoktan duyarlı ve savunmasız hale gelmiş istikrarsız ve kırılgan yeni bir özne. Çünkü her türlü tarihsel bağlamdan ve süreklilikten, kuşak/sıra/zaman bilgisinden mahrum edilmiş (demek alçak gönüllüğü, borçlu olmayı, şükran duymayı unutmuş), kendi başına, kendi kıt imkan ve araçlarıyla kendini yaratmak ve icat etmek –imkânsız– ödeviyle kalakalmış günümüzün çıplak, yüzer-gezer ve yalnız bireyi. Bu çaresizlik ve muhtaçlık yüzünden biraz da, her birimiz pazarda bol miktarda bulunan çeşitli “arzu nesnelerine” sahip olmanın mutluluğun koşulu olduğuna ikna edilmiş halde değil miyiz?

Her yerde nasıl ebeveyn olunacağını, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bilemeyen, uzman görüşleri ve tavsiyeler peşinde koşmaktan bitap düşmüş genç anne ve babalar var artık. Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz. O inanç ve güvenin teminatı olan bağlardan, ilişkilerden, yerlerden ve sembolik dayanaklardan (insanın yüceliğini ve derinliğini inşa eden sembolik boyutudur çünkü) yoksunuz artık. İnsanlık durumumuzun vehametini kavramak için, çocuklar ve gençler arasında hiperaktivite ya da depresyon tanısının ne denli yaygın olduğu ve ilgili ilaçların (concerta/ritalin ve bilumum antidepresan ve antipsikotiklerin) ne çok kullanıldığı üstüne düşünmek yeterli olacaktır. Çocukların/gençlerin aşırı hareketliliği, şiddet patlamaları, eyleme dökmeleri (acting-out) ya da keder ve ümitsizliklerinin aslında ne anlattığını, sözcüklere dökülemeyen ve dile gelemeyen şeylerin ne olduğunu dinlemek ve işitmek için ne zamana, ne dikkate ve özene, ne arzuya, dahası ne ruha ve sembolik çerçeveye içinde yer olmayan bir dünya işte.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 13.12.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.