TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

23 Mart 2017 Perşembe

Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek


Yarın ayran bile içemezsin. O, bardağı on kuruşa olan ayran. Yani bir kaşık yoğurtla bir bardak suyu karıştırıp da on kuruşa satan adamın namussuz olduğunu bile bile elinden içtiğin enayicesine bütün şehir insanlarının gözü önünde yapılan hırsızlığı, dolandırıcılığı bile bile... Değiştir mesleğini be! Dur ayrancının önünde sabahları. Yap bir güğüm ayran evde. Koy o herifin önüne kaldırıma. İki kuruştan ayran sat, sat da herif gözünü oysun. Seni parayla fukaralar tutup dövdürsün. Daha olmazsa öldürtsün.

Kestane sat bir çıkmaz sokağın başında. Çürüklerini ayır ayır, sokağa at yine üç yüzden okut. Korkma ziyan etmezsin. Ama başına bela musallat olurmuş; aldırma, koru kendini. Seni tanıyan kimse senden kestane almazmış; senin gözünün önünde, giderler çürüklerini inadına başkasından alırlar da senden almazlarmış. Varsın almasınlar.

Bütün şehirle dost değilsin a! Sen başla bir defa işe, bir haftaya kalmaz, şapkası delik, gözleri uçuk, rüzgara karşı içi yünsüz bir adamcağıza çürüklerini, pişmemişlerini dayayacaksın. Bunu yapacaksın. Yapmazsan hayatından, kestanecilikten hiçbir şey anlamayacaksın. Manav çırağını, bakkal oğlunu, tüccar katibini, gazeteci yazarını böyle yetiştiriyor. Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek.

Sait Faik Abasıyanık, Mahalle Kahvesi

Karanlık, ölümün bir cüz'üdür


Çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
Bu yüzden seviyorum seni
Bizimkiler bu yüzden yeniyor ötekileri

İsmet Özel, Çağdaş Bir Ürperti

***

Boş vaktim oldukça sinemaya giderim. Yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. Karanlık, ölümün bir cüz'üdür, onun için dinlendiricidir. Büyük dinlenme, bir zulmet denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?

Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde bir deste devedikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini ikame etmesidir. Rüya âlemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak eşhasın tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvariliklerinden veya harikulâde hırsızlık vak'alarından başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saffetiyle beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz muharririn işidir. Resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini, şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir. Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına medyunum.

Ahmet Haşim, Bize Göre,1928

22 Mart 2017 Çarşamba

Türklerin Altın Çağı


TARİHİN EN UNUTULMAZ ÇAĞLARINDA
DÜNYAYA HÜKMEDENLER: TÜRKLER

“Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Tarihini bilmeyen, hafızası olmayan toplumların nerelere gideceğinin, sürükleneceğinin, dahası neler yapabileceğinin hesabı olmaz.”
- İlber Ortaylı

14. ve 17. yüzyılları arasında Hindistan’dan Viyana kapılarına kadar muazzam büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiler… Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa’nın tarihini şekillendirdiler. Uyguladıkları askerî taktiklerle imkânsız görülen pek çok savaştan zaferle çıktılar…

Hangi kıtada olursa olsun adalet esasıyla yönettiler… Sorunlarını çözemeyen Avrupa devletlerine fikirleriyle ilham verdiler… Mimarîden musikiye, edebiyattan tıbba kadar yeryüzünün her coğrafyasında kalıcı bir iz bıraktılar.

Birçok devlet kurdular: Timurlular, Altın Orda, Memluklar, Osmanlılar

Efsane hükümdarlara sahip oldular: Emir Timur, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Baybars, Kanuni Sultan Süleyman, Babür Şah

İlber Ortaylı, Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyen, dünya tarihinde zirveye taht kuran Türklerin muhteşem yıllarını anlatıyor…

Türklerin Altın Çağı, İlber Ortaylı’nın satırları arasında dolaşmak isteyen her yaştan okuyucunun zevkle okuyacağı bir başucu kitabı…

Kronik Kitap
TÜR: TARİH
ISBN: 978-975-2430-03-7
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 320

Ali Şükrü Bey: Mücadeleyle Geçen Bir Ömür

Trabzon Mebusu” olarak bilinen Ali Şükrü Bey, 39 yıllık hayatına pek çok meslek sığdırmıştır. Osmanlı Donanması’nda subay olarak görev almış; dergi çıkarmış ve yazarlık yapmıştır. Millî Mücâdele döneminde ise, işgale karşı önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Ankara’da toplanan Birinci TBMM’ye Trabzon Mebûsu olarak katılmış; oturumlardaki siyasî fikirleriyle dikkatleri çekmiş ve meclisteki İkinci Grub’un önemli isimlerinden biri olmuştur. 1923’te TBMM’deki Lozan görüşmelerinin yapıldığı sırada bir cinayete kurban gitmiştir.

Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi çok konuşulsa ve yazılıp çizilse de tarihçiler arasında hâlen tartışmalı bir konu olarak devam etmektedir. Onun faaliyetleri ve ölümü üzerine birçok soru cevaplandırılmayı beklemektedir.

– Millî Mücâdele’de yeri ve rolü nasıldı?
– Mustafa Kemâl Paşa ile hangi konularda fikir ayrılığına düştü?
– Neden ve nasıl öldürüldü?
– Suçlu gerçekten Topal Osman Ağa mıydı?
– Cinayet şahsî nedenlerden dolayı mı işlenmişti?
– İsmail Hakkı Bey’in cinayette bir rolü var mıydı?
– Lozan Barış Konferansı’nı hangi konularda eleştirmişti?
– Pontus ve Ermeni meselesine bakışı nasıldı?
– Ordu ve askerlik hakkında ne düşünüyordu?
– Kanun teklifleri ve TBMM’deki muhalefetinde neleri hedefledi?

Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü tarafından hazırlanan “Ali Şükrü Bey” kitabında bütün bu ve benzeri sorular cevabını buluyor; yakın tarihimizin karanlık bir dönemi aydınlatılıyor.

Kronik Kitap
TÜR: TARİH | DİZİ: TÜRKİYE TARİHİ 
ISBN: 978-605-83011-9-1 
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 336

21 Mart 2017 Salı

Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir


11 Eylül’den sonra Amerika’da başlayan ve sonrasında Avrupa’da da taraftar bulan İslamofobi her iki kıtada aynı şekilde anlaşılmıyor. Avrupa için bu kavram, tarihi Türk nefretinin bir yanına iliştirilmiş bir kavramdır ve içinden Türkleri çıkardığınızda, politik manzaraya uygun bir sözcük olmanın ötesine geçmez. Çünkü Avrupa’nın gözünde Türkiye dışındaki bütün İslam ülkeleri nihayetinde eski birer sömürgedir; onlara karşı psikolojik bir güveni vardır. Yeri geldiğinde, yeniden bir efendi-köle ilişkisine girmekten geri durmazlar. Oysa Türkiye, erken ortaçağdan bu yana Avrupa’nın kıta kimliğini inşa etmek için kullandığı, ortak düşman haline getirdiği bir ülke. Hatta bugün Avrupa Birliği halini almış büyük kıta organizasyonunun temelinde “ortak düşman Türk’e karşı birleşme duygusu” yatıyor desek, abartmış olmayız. İspanya’nın bir kıyısına hapsolmuş Endülüs macerasını saymazsak, 11. yüzyıldan bu yana haç-hilal savaşı bir Türk-Avrupa mücadelesi olarak süregeldi. Ve öyle görünüyor ki Batı, hâlihazırdaki koşullar yüzünden bir kez daha ortak düşmanını hatırlayarak kendine çekidüzen vermeye çalışıyor.

İyi de, açıkça haksız olmasına rağmen Avrupa ülkeleri Hollanda’nın yanında saf tutarken, İslam ülkeleri neden Türkiye’nin yanında güçlü bir şekilde saf tutmadılar? Güçsüz birkaç ülkeden çıkan birkaç cılız ses dışında ihvanlarımızdan, bizi yalnız bırakmadıklarını gösteren bir tavra şahit olmadık. Mesele İslam Konferansı Örgütü ve Arap Birliği hemen harekete geçip sert açıklamalarda bulunabilirdi. Nihayetinde Türkiye “ümmet”in bir parçası değil miydi! Biz bu sorunun da cevabını biliyoruz. Biliyoruz ki, Türkiye tarihsel krizlerde yapayalnızdır. Onun arkasını dayayabileceği komşuları yoktur. İran, bir zamanların Venedik ya da Kutsal Roma Germen’i ile iş tutan aynı İran’dır. Türkiye batıya her yöneldiğinde, başını geriye doğru dönüp Fars’ı kontrol etmek zorunda kalacaktır. Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir. Bugün de mevkiini tarihi bir bilinçle koruyan Türkler dışında bir millet yoktur. Bu mevki aynı zamanda yalnızlık mevkiidir; orada Türk şuuru oturur. Türkiye ile Hollanda arasındaki kriz, kısa sürede yapayalnız Türkiye’nin bütün bir Avrupa ile hesaplaşmasına dönüştü. Ders çıkarmayacaklar biliyoruz ama batıcı aydınları da Cemil Meriç’in cümleleriyle selamlayalım: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı’yız. Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman.

Ali Ayçil

Her birimiz bir başkasına ötekiyiz


Irkçı bakışa göre Müslüman, sadece içerideki düşman olarak terörle olan savaşında Avrupa’yı zayıflatmaz ama aynı zamanda, İslami norm ve değerlere bağlılığıyla da Avrupalılık mefhumunun kendisini tehdit eder. Yurtseverlik kılığı altında anti-İslam ırkçılığı, çok kültürlü dokuyu tahrip ediyor ve birlikte yaşama pratiklerinin altını oyuyor. Asimilasyon, bir dizi zecri uygulamayla icbar edilir. Yurttaşlık kanunları güvenlik eksenli olarak yeniden tanımlanır, zorunlu dilbilgisi ve yurttaşlık sınavları getirilir, cami heyetleri için davranış kodları oluşturulur ve Müslüman kadınlar için giyim kuşama dair bazı kısıtlamalar getirilir. Barbar öteki, önce barbarlığın bütün alametlerinden arındırılmalıdır. Hiç bitmeyen bir uygarlık misyonu.

Ahlak, ötekine karşı duyduğumuz sorumlulukla başlar. Ne tarih görülmeyecek kadar uzağa gidebilir, ne de insan. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Avrupa kendi karanlığıyla yüzleşmeyi başardığı gün, bize ders vermeyi düşünsün. O zamana dek, bizim bu örgütlü riyakârlıktan öğrenecek bir şeyimiz yok. 

Kemal Sayar

20 Mart 2017 Pazartesi

Düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır


Hollanda, Almanya, Fransa gibi önemli Batı Avrupa ülkelerinin Türkiye konusunda tırmandırılan krizde takındıkları dayanışmacı tavır karşısında düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır. Yani, toptan tüm Batıyı karşımıza alan, daha doğrusu Avrupalıları bize karşı birleştirici bir dilden kaçılması gerekir. Avrupa fikrini oluşturan tarihsel süreç ve değerlerle Avrupalılar arasındaki nüansları, stratejik hesaplaşmaları gözetmeden yapılan, tek tek doğru olsa bile tümünü Müslümanlara, bize karşı birleştiren dil ve tutumdan kaçınmamak en büyük hatalardan biridir.

Batı ve özelde Avrupa'yı iki temel eksende değerlendirmek gerekir. Temelde Batı uygarlığı ve onun değerleri karşısında bizim nerede durduğumuzu yerli yerine oturtan medeniyet perspektifli bakış; ikincisi ise, daha çok stratejik, politik rekabete, hesaplaşmalara dayalı yaklaşımlar.

Hollanda'nın çok açık biçimde yaptığı ırkçı kışkırtmanın “Avrupa'nın kendi değerlerine ihanet” olarak eleştiren söylem üzerinde durmakta yarar var. Avrupa uygarlığına ve değerlerine dair hiçbir çekince koymadan, varsayılan bu değerlerle çeliştiği için eleştirmek ciddi bir çelişkiye götürür. Tıpkı Avrupa Birliği'ne girmeyi bir medeniyet projesi sayan resmi söylemin içerdiği açmazda olduğu gibi... Evet, Avrupa ve Avrupa Birliği kendi iç çelişkilerinden, çatışmalarla dolu geçmişinden, vahşi kapitalizm ve sömürgecilik sonrası düzen arayışlarından, bunlara karşı toplumsal hareketlerden ders çıkartarak kendileri için belli kriterleri oluşturdular. Ancak bu standartların felsefi gerekçeleri ve kültürel, tarihsel arka planı ile İslam'ın teklif ettiği değerler bütününe muhteva olarak karşılık geldiği söylenemez. Bu temel çelişki ile hesaplaşmadan Avrupa'nın kendine ihanet ettiği söylemi medeniyet bağlamında baştan kaybedilmiş özür dilemeci bir savunmadır.

Batı uygarlığını, küreselleşen ve dünyayı tek tipleştiren değerlerin anayurdu olarak Avrupa ve Avrupa fikri ile felsefi, dini, entelektüel düzeyde hesaplaşamayan söylemler, Avrupa'yı temel olarak referans alan mahcup eleştirilerden öteye gidemez. Ve bu dille yapılan eleştiriler Batı ve Avrupa'yı haklı çıkartan bir sonuca götürür.

Avrupalılar arasında tarihsel olarak hep var olan ve bugün de her ne kadar üstü örtülmüş gibi görünen ama kriz dönemlerinde ortaya çıkan etnik, mezhepsel ve stratejik farklılaşmayı doğru okumak zorundayız. Gittikçe daha öne çıkan ötekileştirici politikaları eleştirebilmek, her şeyden önce bu zihniyetin beslediği tarihsel kökleri ve düşünsel temellerini doğru okumakla mümkün olur. Bunu yapamadığınız takdirde, kendi iç çelişkilerini yok sayan toptancı söylemler hepsinin ötekine karşı birleşmelerini sağlar.

Akif Emre

Kültürel muhafazakârlıklar, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu


Kültürel muhafazakârlığın belirleyiciliği sebebiyle, bugün İslam dünyası toplumları pek çok hayati sorunla karşı karşıya bulunduğu halde, bu sorunlarla yüzleşemiyor. Tasavvufi ilgiler, yoğunluklar, toplumlarımızda zihni etkinliğin sonunu hazırlarken, kültürel muhafazakârlıklar da, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu. Modern zamanlarda, kültürel değişimin, sürekliliğin, üretkenliğin durdurulması, milliyetçiliklerin yükselişi, İslami bütünlüğün bozulmasına, dağılmasına neden olduğu kadar, toplumlarımızı modernliğin saldırıları karşısında da büyük ölçüde savunmasız bıraktı. Bugün, kronik hale gelen bu zaaflar halen sürdürülüyor. Bunun içindir ki, sömürgeci sistemle kültürel bir hesaplaşma bile gerçekleştirilemiyor. Sözünü ettiğimiz zaaflarımız sebebiyle kendimizi İslami anlamda ifade edebileceğimiz bağımsız bir dile bile sahip değiliz.

İçerisine kapandığımız, kapatıldığımız kültürel muhafazakârlık sebebiyle, Avrupa tarihini, kültürünü, uygarlığını, aklını, bütün tarihlerin, kültürlerin, uygarlıkların ve akılların öznesi saymak gibi derin bir patolojiye katlanıyoruz. Batının her konuda ayrıcalıklı ve üstün bir konuma yerleştirilmesinin ahlaki ve felsefi hiç bir dayanağı, gerekçesi ve açıklaması yoktur. İnsanlığın büyük öyküsü dikkate alındığında, Avrupa'nın hiç bir ayrıcalığı bulunmadığı görülecektir. Modern ya da geleneksel patolojilerden bağımsızlaşabilmek için, ahlaki ve zihinsel ilkelilik-yetkinlik temelinde, bağımsız İslami zihinsel alanlar açmak üzere eleştirel sorgulamalar yapabilmeliyiz.

Ahlaki ve zihinsel bir mücadele, ekonomik ve politik değerler (para/iktidar/şöhret/makam/mevki vb) yoluyla değil, ahlaki ve zihinsel bağımsızlık, üretkenlik ve özgünlük gibi değerlerle sürdürülebilir.

Modern-seküler zamanlar, Batı dışı toplumları, kültürleri ve felsefeleri dikkate almayan çok kibirli ve küstah bir dil oluşturdu. İslam dünyası toplumları, kendi toplumlarımızı anlamak, kendi kültürlerimizi tanımlamak için bile bu küstah dilin oluşturduğu düşünsel-felsefi-kültürel çerçeveleri ithal etmeye devam ediyor. Bu durum, anlaşılması mümkün olmayan çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Avrupalı bilgiyi ve aklı evrensel bilgi ve akıl olarak tebcil eden bir toplumun ve kültürün, kendi aklına ve bilgisine güven duymayacağı, tebcil edilen bilgi ve akıl karşısında bir aşağılık duygusu yaşayacağı çok açıktır.

Atasoy Müftüoğlu

İstiklâl Marşımız Nasrullah Camii'nde okundu



İstiklâl Marşı Derneği 10. Sene-i Devriyesini Kastamonu'da kutladı.

İstiklâl Marşımız Büyük Millet Meclisi'nden evvel ilk okunduğu yer olan Nasrullah Camii'nde ilk kez aslına münasip olarak okundu.

17 Mart 2017 Cuma

İçinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir


İnsanlar aslında inançları doğrultusunda binalar inşa ederler ve diktikleri bu binaların biçimi onların dünya görüşünü ve insanın bu dünya görüşündeki yerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern mimari de sekülerleşme ideolojisini ve bazen de nihilist ideolojiyi ifade eder. (…) Tıpkı karınca kulelerinin, kendilerini inşa eden karıncaları cüceleştirdiği gibi, içinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir, sadece geleneksel öncelikleri tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda bütün insani değerleri de yerle bir etmiştir. Bu şehirde hiçbir bina insan ölçülerine göre yapılmamıştır. Tıpkı, insanın üzerine on numara büyük gelen bir takım elbiseye benzeyen bu şehir, ne insan yerleşimine uygundur nede arasına sıkıştırıldığı fiziki manzaraya aittir (…)

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(Tanrı'yı Hatırlamak, İnsan Yayınları)

Bir adımlık yola bir ömürlük rota

Çizim: Pawel Kuczynski
Mesai yapıyoruz ama bunun sadra şifa bir getirisi olmuyor. Bir adımlık yola bir ömürlük rota çizmiş gibiyiz. Kah laf ebesi oluyoruz entelektüel sofralarda, kah körebe hayatın ara sokaklarında! Söylem salıncaklarında bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor, hava aldığımızla kalıyoruz. Hal böyle olunca vakit çarçur olup geçiyor, elde kalan üç beş bozukluk dışında, hiçbir şey birikmiş olmuyor açtığımız Hakikat hesabında.

Gökhan Özcan

İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğu

Son 200 küsur yıldır rasyonalizmi dinden çok da uzak olmayan bir şeye dönüştürdük, dolayısıyla Kierkegaard’ın bütün bunların tamamı ile ilgisi olduğu yönündeki ısrarla kulak asmamamız çok kolay. Ama Kierkegaard’ın özellikle de hayatının sonlarına doğru Danimarka’nın resmi kilisesine karşı topyekûn bir başkaldırı içinde olduğunu es geçmemek gerekir. İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğunu alma konularındaki ısrarı aslında günümüzde pek çok insana cazip gelen kişisel Hristiyanlığa epey yakın. Filozof kendi adınıza düşünmemizi öyle tutkuyla istiyor ki yeri gelince İncil’i aradan çıkarma fikrini de evirip çeviriyor.

Aslında incili ortadan kaldıran bir reform Luther’in Papa’yı aradan çıkarması kadar yerinde olurdu. İncil’in üzerine bu kadar yoğunlaşmak öğrenim dindarlığına ve teolojik kılı kırk yarmalara yol açtı -eğlenceden ibaret bunlar. Bu tip meselelerde öğrenim zamanla toplumun en alt katmanlarına sızdı, bu yüzden artık kimse İncil’i insan gibi okumuyor. Üstelik bu durumun verdiği zararın telafisi yok. Bu tavır, varoluşun anlamı sorusundan kaçmak ve kaçışlarına mazeret uydurmak isteyenlerin sığınağı haline geldi. Çünkü insanın öncesinde gözden geçirmek istediği bir şey, yaşamaya başlamadan önce öğrenimin tamamlanması gerektiği bahanesi var hep. Bu da, pek tabii, insanın hiçbir zaman işe koyulmaması anlamına geliyor. (Günlükler ve makaleler, 1833 - 1855)

Kierkegaard kendisi de dahil olmak üzere insanların manevi meselelerde kendilerini uzman gibi sunması fikrinden (hele ki bunun için para alan rahip ve piskoposlardan) o kadar hazzetmiyordu ki, kitaplarının özel bir otoriteye yazılmadığını sürekli vurguluyordu; hatta kitaplarından birinin adı ‘Otoritesiz’di.

Robert Ferguson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri, Türkçesi: Elif Ersavcı
Sel Yayıncılık135 Sayfa, 12 TL

16 Mart 2017 Perşembe

Bir şehir düşüncesi geliştirmek


Mevcut şehir düşüncesi üzerine yapılan yayınlarda üç farklı boyut öne çıkıyor. Bir kısmı doğrudan batılı tecrübeyi olduğu gibi monte eden tercümeye dayalı düşünüş biçimi ki belli açılımlar sağlasa da bunun özgün bir yanı yoktur. İkinci tür muhafazakâr yaklaşımla yapılan yayınlar, daha çok geçmişe özlemi yansıtır. Bunlar, özellikle elimizden yitip giden tarihi eserler, kültürel varlıklar, gelenek ve şehir mirasına dair nostaljik hatırlayışlardan öteye geçmeyen çalışmalardır. Daha çok temsil ettiği mana ve ruhu ihmal eden Boğaziçi, İstanbul övgüsüyle malûldür. Özellikle turistik boyutu öne çıkan belli başlı mekânları ideal şehir modeli olarak sunan, bunun üzerinden bir medeniyet söylemi üretmeye çalışan, yaşadığımız hayatla temas etmeyen yazılardır... Şehir her şeyden önce tarihsel birikim ve süreklilik ve mekan-insan tasavvurunu gerektirir. Bu tür yayınlar geçmiş öykünmeciliğine mahkum olmakla anakronizmden kurtulamazlar. 

Öte yandan yeni yeni kendini göstermeye başlayan hayata dokunan, şehir düşüncesini tarihsel arka planıyla birlikte kavrama ve teorik çerçeve oluşturma çabalarını takip etmek gerekiyor. Modernleşme ve küreselleşme ile birlikte geleneksel şehirlerin ve ona bağlı toplumsal ilişkilerin hızla çözüldüğü bir zaman diliminde geçmişin romantizmine takılıp kalmak gerçeklerden kaçmak anlamına gelir. Batıcı elit ideolojisinden sonra muhafazakar kesimin elinde altüst olan şehirlerdeki sorunları ve sorumluları görmeden, modernleşmenin yıkıcı etkileriyle yüzleşmeden, toplumsal ve kültürel altüst oluşları yok sayarak elbette bir şehir düşüncesi geliştirilemez. 

Akif Emre

Allah insana sonsuz ölçüde yakın


İnsanı ilâhî Hakikat'ten ayıran şey, barikatların en zayıf olanıdır: Allah insana sonsuz ölçüde yakın, fakat insan Allah'a sonsuz ölçüde uzaktır. Bu engel, insan için bir dağdır; insan, bizzat kendi elleriyle ortadan kaldırmak zorunda olduğu bir dağın önünde durmaktadır. Toprağı eşeler, fakat nafile; dağda bir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, insan Allah adına eşmeye devam eder. Ve dağ ortadan yok olur. Hiçbir zaman var olmamıştır.

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(İslâm ve İnsanlığın Kaderi, İnsan Yayınları)

15 Mart 2017 Çarşamba

Heidegger: "Bütün çalışmalarım, dağların ve köylülerin dünyası tarafından yönlendirilmiştir."


Kara Ormanların güneyinde geniş bir yayladaki sarp yamaçta, 1150 metre yüksekliğindeki tepede küçük bir kayak kulübesi vardır. Kulübenin zemini 6'ya 7 metredir. Alçak dam 3 odanın üstünü örter: Bir tarafı mutfak olan oturma odası, yatak odası ve bir çalışma odası. Bu benim çalışma dünyamdır… Ben bile aslında hiçbir zaman manzarayı böyle inceden inceye yoklamam. Mevsimlerin büyük iniş ve çıkışlarındaki saatlik, günlük-gecelik değişimlerini seyre dalarım. Dağların ağırlığı ve kütlelerinin sertliği, çam ağaçlarının temkinli büyümesi, parlayan, çiçeklenen çayırların sade ihtişamı, uzun güz akşamlarındaki dağ deresinin şırıldaması, derin karla kaplı düzlüğün sert sadeliği, bütün bunlar -gündelik varoluş boyunca- orada yukarıda sürer gider ve peş peşe gelir ve salınır durur. Bu manzara, yine de, yapmacık anlardaki keyifli bir dalış ve yapay bir empatide değil, aksine kendi varoluşunu, sadece, Çalışmanın içerisine yerleştirdiğinde bulur. Bu Dağ gerçekliği için mekânı sadece Çalışma açar. Çalışmanın gidişi manzarada olup bitenlere gömülmüştür.

Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında ve her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde, o zaman felsefenin yüksek zamanıdır. İşte o zaman, felsefenin soruları sade ve önemli olmak zorundadır. Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olamaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülmez.

Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar…


Şehirli sözümona bir taşra ikametiyle olsa olsa bir kez 'esinlenir.' Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir. Şimdilerde ara sıra, orada yukarıdaki çalışmam; burada aşağıdaki toplantılar, konferans yolculukları, tartışmalar ve öğretim etkinlikleri nedeniyle uzunca bir süre sekteye uğramaktadır. Ancak tekrar yukarıya çıkar çıkmaz, kulübedeki varoluşumun daha ilk saatlerinde, önceki sorgulamalarımın bütün dünyası, dahası onları bıraktığım biçimiyle ortaya çıkıyor. Kendimi sadece çalışmanın salınımı içinde bulurum ve aslında onun gizli yasasını asla bütünüyle bilemem.

Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.

Martin Heidegger

Adam Sharr, Heidegger'in Kulübesi (Türkçesi: Engin Yurt)
Dergâh Yayınları180 Sayfa, 16 TL

13 Mart 2017 Pazartesi

Derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar eleştiriyi mümkün kılmıyor


Düşünme bir aletle, uğraş, çaba, gayret ve mesai harcanması neticesinde elde edilen belki bir özdür. Bu bakımdan yukarıdaki çıkarıma izafeten düşünce ile felsefe farklı şeylerdir. Çünkü felsefe nasıl düşünüleceğinin, nasıl düşünülürse gerçeğe erişilebileceğinin metodudur. Türkiye’de edebiyat mahvilleri bu ayırımı zihni anlamda yapamadıklarından felsefe ile düşünceyi bir görmekte ve buradan doğan bir sebeple de düşünceyi edebiyatla bir tutmaktadırlar. Oysa nicelikleri benzer gibi görünse de nitelikleri bakımından edebiyat ile düşünce farklı, edebiyat ile felsefe ise farkın ötesinde, ayrı dünyaların mensuplarıdırlar.

Düşünceyi köklü bir şekilde ele almaktan kaçınmak için konuyu iki kısma ayırmak muhtemelen kolaylık sağlayacaktır. Bunun için bugünü ve dolayısıyla bugünün oluşmasına vesile olan dünü, daha eski dönemlerden ayırmak gerekir. Türkiye’de düşünce söz konusu olduğunda çizilecek en belirgin hat bu yüzden Tanzimat’ın ilanı üzerinden geçer. Tanzimat son tahlilde özgürlük ve serbestiyet fikirlerinden ziyade Batı’nın fikri anlamda Osmanlı’ya sirayetidir. Bugün tartışma konusu edilen hemen pek çok konu için milat Tanzimat'tır.

Bürokratik gelenek ve askeri sınıf

Edebiyatın, 19. yüzyıl elitinde, tıpkı öncesinde olduğu gibi bir profesyonel bir form olarak değil de hobi halinde sürdürüldüğü görülmektedir. Devleti idare eden askeri sınıfı oluşturanların bir şekilde edebiyattan nasiplendikleri ve ürün verdikleri bilinmektedir. Gerek ilmiye gerek seyfiye gerekse kalemiyede olsun Osmanlı seçkinlerinin sahip oldukları dünya ikiliydi ve bu ikili dünya mükemmel bir biçimde birbirini tamamlamaktaydı. Çünkü padişahın bir biçimde tebası olan askeri taifesinin asli işlerinin dışında edebiyatla meşgul olmaları hem örflerinin hem de makamlarının adeta bir gereğiydi. İleride de değinileceği üzere layiha yazmak gibi bir görevle birlikte divan inşa etmek de askeri sınıfın vazgeçilmez kimlik bulma yollarından biriydi. Bu bakımdan Osmanlı eliti edebiyata ve onun formlarına uzakta bir konumda değildi. Nesir yani düz yazı yanında şiirle de hemhal olmaklıkları, bir edebi gelenek olarak sembolik bir dil ile yaşamı izaha kalkışmaları, hayat metnine nüfuz ile yakından alakalıydı. Bugün uzmanlığın övülmesi nedeniyle pek anlaşılmaz gelse de bir elit hem savaş yapar hem meydan açar hem de beyitleri bünyad ederdi. Edebiyat alanındaki bu türlü beceriler, Osmanlı bürokrasisinin yetişmesi ve olgunlaşmasında önemli enstrümanlardı. Onun için ne klasik dönemde ne sonrasında ne de Avrupa ile sıkı ilişkilere rağmen modern öncesi devirde bu gelenekten uzaklaşılmadı.

Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri için hiçbir zaman yabana atılacak bir saha şeklinde telakki edilmemiştir. Ancak bunca derinlikli çabalarla bir seviyeye getirilmişken Tanzimat ile vuku bulan kültür değiştirme üst kararı, düşünce üretme biçimini de yavaş ancak azimli bir biçimde edebiyata ya da edebiyattan doğan veya onunla ilişki içinde bulunan modern sahalara doğru yönlendirmiştir.

Hukuk, ilahiyat ve edebiyat

Osmanlı münevverleri kelamdan neşet eden usul çerçevesinde kendilerine sağlanmış tefekkür imkânlarıyla düşünüyor bunu da fıkıh denen hukuk-ilahiyat ikilisiyle teoloji konularında yapıyorlardı. Mukayeseli bir incelemeye girişilecek olursa başka kültürlerin de benzer mecraları oluşturduğu ve geliştirdiği görülebilecektir. Modern Batı toplumu da hukuk, ilahiyat alanlarına sanatı, edebiyatı ve deneysel bilim araştırmalarını ekleyerek düşünme üretimine yeni katkılar sunmuşlardır. Çeşitliliğin kendisi düşünmenin üretiminde bir avantaj sağladığı gibi esneklik ve yaygınlık imkânlarını da artırmıştır. Buna karşın Osmanlı deneyiminde bugüne değin geçen süreçte düşünme üretim biçimi hukuk ve teolojik alanların aleyhine bir şekilde daralarak edebiyat alanında sıkışıp kalmıştır. Elbette felsefe, uygulamalı bilim gibi başka formların kullanımından da bahsedilebilir. Ancak Batı ile olan ilk temastan bugüne dek edebiyatın etkiliği karşısında görülen yaygınlığı neredeyse hep bu alanda merkezileşmiştir. Sonuç olarak kaçınılmaz bir biçimde son dönem Osmanlı elitlerinden bugüne dek düşünce üretimi edebiyat alanına sıkışmış, üretim de mecburen bu alanın müntesipleri eliyle yürütülmüştür.

19. yüzyıldan sonra ilk önemli eserleri tercüme edenlerin kimler olduğu ayrıca düşünülmeye değer içeriktedir. Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa ve adları aşağıda anılacak olan paşalar ve diğer önde gelen devlet adamları klasik düşünme mecraları ile edebiyat arasındaki geçişin nasıl yapıldığına ilişkin müşahhas örnekler olarak son derece önemli figürlerdir. Nasihatname, layiha ve benzeri nesir örneklerinin uzunca bir geçiş dönemi telakki edildiğinde 19. yüzyılından sonraki edebiyat, yeni bir form olması yüzünden deneysel bir uygulama ve serbestlik sağlamıştır. Kuşkusuz ilgi çekici olması edebiyat biçimi olarak şiirin ve nesrin düşünceleri daha kolay, doğrudan aktarmaya müsait bir form haline dönüşmesinde gizlidir. Kaldı ki toplumun büyük bir çoğunluğu toplumsal yaşamı nedeniyle yakın bir çerçeve de çizmektedir.

Batı ile karşılaşma

Klasik yazılı kültürü temsil eden hukuk ve ilahiyat üzerinden ilerleyen düşüncenin ilk kez sözlü olana geri çekilişi Tanzimat’tan vuku buldu. Takvim-i Vekayi gazetesinde kendini bulan hal, düşüncenin edebiyat üzerinden ileride alacağı yolun tohumlarının atılmasıyla sonuçlandı. Radikal olmayan ilk örnekler Sadık Rıfat Paşa ve Mustafa Sami Efendi gibi bürokratik gelenek içinde yetişmiş devlet adamlarının edebiyat içerikli düşüncelerinde görülmeye başlandı. Vatan ve millet sembollerinde kendisini bulan fikirler hem Batı’ya karşı geliştirilen münasip entelektüel müdafaalar hem de politik mücadeleler için bir zeminin güçlendirilmesiyle kendini buldu. Sonrasındaysa hürriyet fikirleri içinde gözlenen yeni nesil düşünce akımları ilkin Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile açıkça görünür oldu. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Ebuzziya Tevfik ve bu kuşağın diğer mensupları dili ve düşünceyi mecburen bu mecraya doğru sevk ettiler. Aslında bu safhada bahsi edilenlerin Batı’daki eğitimleri ve yaşayışları üzerinden temasa geçtikleri Batılı roman formunu da dikkate almak icap etmektedir. Ancak bu durumun tali bir konum içerdiğinden başka bir yazının konusu olarak kendisine ayrılacak satırları bekleyecektir. Bununla birlikte bu döneme ilişkin en azından hukuk ve ilahiyat içerikli nispeten nitelikli girişimlere ismen değinmekle yetinilmelidir. Bu dönemde Mecelle çalışması, Gelenbevi’nin Abdünnafi Efendi tarafından yapılan çevirilerin, Cürcani’nin ve Mübarekşah’ın eserlerinin yeninden yayımlaması ve daha pek çok örnek olmuşsa da Batı ile yapılacak mücadelede hem cılız, hem yetersiz, hem niteliksiz ve dolayısıyla da hem de akim kalmıştır. Daha sonrasındaysa Meşrutiyet ve sonrasında mücadele mecrası olarak edebi biçimler, zihni meleke ve emek gerektiren yazı kültürünün bir formu haline dönüşmüş oldular. Herhalde bu ilk karşılaşma, bunun neticesinde fikri karşı gelme, siyasi ve iktisadi alanlardaki geri çekiliş kendisini yazıda da gösterdi ve edebiyat düşüncelerin üretildiği bir mecra, yayıldığı bir mahreç haline dönüştü. Sonrasında bu mecburiyet zamanla bir gelenek haline dönüştü. Böylece 19. yüzyıl sonrasındaki neredeyse tüm düşünceler kendilerini edebiyatla var olur bir niteliğe büründürdüler. Batı ile bu karşılaşma etkilerini hala sürdürmekte, hukuk, ilahiyat gibi köklü ve tarihi tefekkür mecraları geliştirilememektedir.

Mukayese ve eleştiri

Batı edebiyat dünyası içinde zamanla kök salmış bir review, diğer bir deyişle değerlendirme geleneğinin varlığına dikkat çekmek gerekir. Değerlendirme yapılırken başka örneklerle mukayesesi edebiyat eserini hem mantık örgüsü içerisinde hem dilim imkanları istikametinde hem de gelenek çerçevesinde denetlenmesini mümkün kılar. Modern anlamda Batı aklının bu keşfi, niteliği ve niceliği ne olursa olsun düşünceyi tahkim ile sonuçlanmıştır. Zira değerlendireme ve eleştiri son tahlilde bir meşvereti oluşturmuş bu da düşüncenin gelişimine olumlu katkılar sağlamıştır. Batı aklında, düşüncenin tüm formlarına ilişkin onlarca eleştiri okulu ortaya çıkmışken Türkiye’de edebiyatın eleştiriden yoksun kalması bu mecranın entelektüel müdahalenin uzağında konum almasına neden olmuştur. Mesela Nouvelles de la République des Lettres, The Sewanee Review, The Edinburgh Review ve The New York Review of Books, The Southwest Review, The Yale Review ve The New Yorker gibi değerlendirme dergileri 19. yüzyılda yayın hayatına başlamışlardır. Dolayısıyla bu tercihin kamusal onayla kendine yer bulması edebiyatta bir eleştiri ve değerlendirme anlayışının oluşmamasına yol açmıştır. Sürecin bu devinimi ise Türkiye’de üretilen düşüncenin eleştiriden uzakta bir konfor imkanı sağlaması yüzünden edebiyat alanının tercih edilmesine sebebiyet vermiştir. Sonuç olarak eleştiri en azından nefis için arzu edilir bir düşünsel faaliyet değildir ve fikri anlamda eleştiriden uzakta kalmak onu üreten bakımından hem tek hem özgün hem de ulaşılamaz kılmaktadır. Böylesi karmaşık ve simgesel bir duruş ise düşünceyi ulaşılamaz, dahası eleştirilemez bir konuma dönüştürmektedir. Türkiye’deki edebiyatın eleştiri ve değerlendirme imkanları ile dış etkilere açık olmaması onu güçlendirmemekte, sanılanın aksine kırılganlaştırmaktadır. Öyle olunca Türkiye’deki edebiyatta fikir üretenlerin nispeten bir konfor içinde hareket ettiklerini söylemek mümkün görünmektedir. Çünkü eleştiriyle düşünceler başka düşüncelerle karşı karşıya getirilip öncekiler eksik, gedik, doğru ya da yanlış gibi göreceli kavramlarla bir sınava tabi tutulamıyor, mukayese maruz bırakılamıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de edebiyatın eleştiriden uzak olması, düşüncenin bu alan üzerinden ilerlemesine de bir şekilde yol açıyor. Bununla ilgili başka bir husus yahut kanıt ise değerlendirme dergilerinin olmaması, olanlarının da kendi epistemik birlikleri çerçevesinde övgüden ileriye gitmemesidir. Türkiye’deki edebiyat alanında bir eleştirinin olmadığını açıkça söylemek icap ediyor. Çünkü az önce de zikredildiği üzere bir eleştiri imkanı olarak tasavvur edilebilecek dergilerin bu görevi yerine getirmemeleri büyük bir eksikliktir. Keza eklektik bir anlayıştan uzakta, eleştiri altında derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar da eleştiriyi mümkün kılamamaktadır. Böylesi bir devinim ise bilerek ya da bilmeyerek epistemik kooperatiflerin oluşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla düşüncelerin de bu birliktelikler üzerinden ilerlemesi öncelikle eleştiri imkanını ortadan kaldırmakta ya da epistemik birlikteliğin kanonuna uygun olup olmama eleştirisinden geçmesi kafi görülmektedir. Elbette bu durumun oldukça makul kimi sebepleri bulunmaktadır. Edebiyatın dış etkilere açık olmaması, dıştan gelecek müdahalelere en kapalı olan alan bulunması bu sebeplerden bazıları sayılabilir. Çünkü misal olarak düşünce hukuk üzerinden ilerliyor olsa doğal bir şekilde dış etkilere daha açık olacaktır. Zira kuşkusuz hukukun edebiyata görece daha evrensel bir niteliği vardır; yahut coğrafyanın veya teolojinin geniş insan toplulukları ve kültürleri kapsaması nedeniyle eleştiri ve dış müdahaleye daha açık bir niteliği mevcuttur. Zira evrensellik niteliği geliştikçe bir düşünce tabii olarak daha çok kişinin ve fikrin etkisine açık kalacaktır. Bu da eleştiri alanının genişlemesine yol açacak ve test edilebilirliğiyle birlikte niteliği yükselecektir. Ancak Türkiye’deki edebiyat kimliği ve tabiatı gereği bunların tümünden uzakta korunaklı bir alanda ilerlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bahsi edilen bu durum edebiyatın konforlu bir ortam üretmesine neden olmaktadır. 

Türkiye’de edebiyatın bu konforlu kimliğinin nitelik boyutunun dışında bir de nicelikli konforundan bahsedilebilir. Yukarıda da bir vesile ile zikredildiği üzere yeni bir fikir üretmek için donanım, laboratuvar ve benzer maddi ve manevi araçlara duyulan ihtiyaç Türkiye’de ya en az ya da hiç yok mesabesindedir. Dolayısıyla böylesine az imkan ve mesainin neticesinde üretimde bulunmak son derece kolay, arzu edilir bir şeydir.

Edebiyatçı ve eleştirmen kim?

Türkiye’de edebiyatın genel anlamda bir memurluk zihniyeti üzerinden ilerlediğini görmek mümkündür. Bu zihniyet zamanla değişim göstermiş olsa da eleştiriye yönelik bir atmosferin oluşmasına henüz yol açmamıştır. Zira edebiyat Tanzimat sonrasında kimi kez muhalif bir nitelik sahibi olmuşsa da son tahlilde resmi bir araç kimliğini sürekli sürdürmüştür. Çünkü Batılılaşma serüveninde neredeyse Batı’da devlet kurumuna muhalefet olarak ortaya çıkan ve gelenekselleşen kültürel, iktisadi ve bilimsel yenilikler Osmanlı Devleti’ne modernizmin taşıyıcısı olarak bizzat resmi görüşle ithal edilmişlerdir. Akademi, giyim-kuşam, tiyatro, edebiyat ve benzerleri bu yaklaşımla memleketin yaşamına girmişlerdir.

Devlet ya da müesses yapının koruması altında gelişen edebiyat dünyasının bu yüzden hem fikri üretimde hem de eleştiride nitelikli bir külliyat oluşturabilmesi mümkün görünemez.

Edebiyatın memur kimliği yüzünden, geçimlerini memurluktan kazananların yeni bir şey söyleyebilmeleri bu sebeple muhtemel değildir. Dolayısıyla yukarıda sayılan pek çok nedenden ötürü edebiyatın memurluk zihniyeti yüzünden devletçi bir hal alması da Türkiye’deki düşüncenin edebiyat üzerinden ilerlemesine imkan tanımaktadır. Zira hemen hemen modernizmin Osmanlı toplumunda kendisine taraftar bulmasıyla modern yaklaşımları benimseyen ve bunları topluma aktaranların da memurluk kisvelerini üstlerinde taşımaları, bunun resmi bir görev telakki edilmesine de kolaylıkla imkan sağlamıştır. Bu durumun da son derece makul gerekçelerinin başında edebiyatın bir modernleşme ya da modernleşmenin dışında devlete ait kararların yayılmasına hizmet etmesi gelmektedir. Batı ile karşı karşıya gelinmesinin sonrasında bazen organize bazen de kendi başına ilerleyen Batılılaşma çabaları edebiyatı temel araçlardan biri haline dönüştürmüştür. Böylece edebiyat ve edebiyatçıların omuzlarına bu dönüştürücü olma öncü rolleri yüklenmiştir. Böylece edebiyat ve düşünce üretiminin belirlenmiş sınırlar içerisinde yürütülmesine zımnen karar verilmiştir.

Sonuç

Klasik dönemde temel düşünme ve düşünceleri yayma biçimleri fıkıh ve ilahiyat iken dönemin zorunlulukları ve karşılıklı etkileşimlerle bu kabuller zamanla değişmiş, anılan alanların yerine edebiyata geçmiştir. Batı karşısındaki tepkisizlik, etkili bir cevap üretememe ve ne olduğunu anlayamama gibi nedenlerle edebiyat temel düşünme, düşünce üretme ve yayma biçimi haline gelmiştir. Zira eleştirinin olmaması, daha az mesai, daha az masraf ve daha az yatırım gibi cezbedici yanlar da tercihi kuvvetlendirmiştir. Ayrıca edebiyatın etkili nüfuz edebilme hassası onu çok kullanışlı ve faydalı bir araca da dönüştürmüştür. Ancak bu durum düşünme üretiminin ve yayımının ortalama bir seviyede kalmasına yol açmıştır.

Murat Çelik
(Serbestiyet, 01.03.2017)
* Yazı buraya kısaltılarak alınmıştır.

Arap dünyasını tanımamız lâzım


Yakın tarihimiz üzerine otuzu aşan, kırka yanaşan araştırmalarıyla Orhan Koloğlu ne spekülasyon yaptı ne günlük politikaya hizmet etti, ne bir kör kozmopolitizm, ne de kaba bir ulusalcılık izledi. Bilinmeyen doğruları tespit edip değerlendirmeyi tercih etti. Tarihçi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı "Türk-Arap İlişkileri Tarihi", Koloğlu’nun yaptığı araştırmaların son halkası. Enerjik ve çalışkan tabiatıyla kendisine daha nice uzun araştırmaları tamamlamasını temenni ediyoruz.

Koloğlu üstat, 1982 yılında Libya’da bir seminere gittiğimizde oradaydı. Türk-Arap ilişkileri hakkında bir konferansı hazırlayanlar arasındaydı. Sözü geçen alandaki bilgisinin derinliğine hayran olmuştum. Üç yıla yakın Libya’da yaşadı. Babası soyadından da anlaşılacağı gibi Anadolu’dan çıkıp Trablusgarp eyaletine yerleşen yeniçerilerden birinin soyundan geliyor. Bu yüzden Libya, bağımsızlığını kazanır kazanmaz Türkiye’de Mülkiye’de okuyan ve kaymakamlık yapan bu Türk gencini, Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak istedi.

Orhan Koloğlu çalışkan bir devlet görevlisidir, Basın Yayın Genel Müdürlüğü zamanında bunu gördük; vazifeşinas bir araştırmacıdır. Mütevazıdır; sorulan soruların hepsine cevap verir. Bağnaz değildir. Ne Araplar için peşin hükümlü olanlardan ne de Arap politikasını her daim haklı ve yüce gösterenlerdendir.

Koloğlu’nun bu kitabında 19’ncu asır ve bilhassa II. Meşrutiyet yıllarına dair yanlış bilinenlerin nasıl farklı verilerle değerlendirildiğini göreceğiz. Asıl ilginci, özellikle Cumhuriyet döneminin Arap dünyasıyla ilişkilerine bu kitaptan bakma imkânı bulmamız. Kütüphanenize katmanız gereken bir eser.

İlber Ortaylı

Türk - Arap İlişkileri Tarihi, Orhan Koloğlu
Tarihçi Kitabevi, 392 Sayfa, 34 TL
http://www.tarihcikitabevi.com/kitaplarimiz/turk-arap-iliskileri-tarihi

Size büyüklerinizin önüne dikilmemeyi öğretmediler mi?

Martı Projesi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi maalesef ona saygınlığını kaybettirecek bir ısrarın içinde. Kabiliyetsiz bir mimarın (bizim mimarların çoğu statik de bilmiyor; okul programları bunu gösteriyor) çok tartışılan ‘Martı Projesi’ her şeyden önce büyük Mimar Sinan’ın eseri, Molla Çelebi diye bildiğimiz sahilin süsü caminin önünü örtüyor.

Çaktıkları kazıklara uyguladıkları teknik belli ki 13’üncü asırdaki Venedikli mimar ve ustaların veya 17’nci asırdaki Yeni Cami inşaatının dolgusunu hazırlayan Dalgıç Ahmed’in bilgisine ve maharetine sahip olmaktan çok uzak. Bu yüzden binaya da zarar verdikleri ortaya çıktı. Bazıları kendilerini mimar sanıyor ve kalabalıkta büyük adamların itiş kakış önüne geçen sünnet çocuğu sağdıcı gibi davranıyorlar. Görgü ve terbiye mimarlara da lazım.

İlber Ortaylı

Kızıl sultana karşı çıkarken yeşil sultan icat etmeye gerek yok

Payitaht, TRT1'de yayınlanan ve II. Abdülhamid dönemini anlatan bir dizi.
Abdülhamid'i kızıl sultan ilan edenlerin aksine savunanlarca onu bir veli padişah mertebesine yükselterek ismi etrafında adeta kutsiyet halesi oluşturuldu. Bir mit olarak Abdülhamid olgusu ile karşı karşıyayız. Bugünlerde adeta geçmiş dönemin ideolojik karartmasının rövanşını almak ister biçimde abartılı bir Abdülhamid portresi çiziliyor. Bu portre popüler kültür nesnesi olarak geri dönüyor.

Tarihle barışmak için, tarihi kutsamak gerekmez. Tarih bilinci, zaferler kadar yenilgileri, acılar kadar sevinçleriyle tarihle yüzleşebilmek, sahip çıkmakla oluşur.

Abdülhamid'in siyasi kişiliği, tarihin en kırılgan döneminde bir imparatorluğu otuz üç yıl yönetmesi, ve özellikle izlediği İttihad-ı İslam politikası ile farklı bir yere oturtulur. Sadece yakın tarihin değil, hiç kuşkusuz Osmanlı tarihinin de en önemli padişahlarından biridir. Döneminin de dünya siyasetinin en önemli aktörlerinden bir kişiliktir.

Sonuçta, Abdülhamid'in tahtan el çektirilmesi fiili olarak Osmanlı hilafetinin, hatta Osmanlının bitişi olduğu daha sonra anlaşılacaktır. Abdülhamid'le siyasi hesaplaşmaya giren kadrolar büyük ölçüde Cumhuriyet elitlerini oluşturacak; aynı dünya görüşünü paylaşacaklardır. Abdülhamid ve siyasetinin aşağılanması, İttihat ve Terakki dönemi dahil batıcı yönelimlerin meşrutiyeti için kullanılacak en önemli araçtı.

Buna zıt olarak Abdülhamid'i bir padişah, bir siyasetçi kimliği ile olanca rasyonelliği içinde değerlendirme imkanı da kalmamıştı muhafazakarlar için. Yaşanan travma, onun şahsı üzerinden bir dünya görüşü ile bir dönemle hesaplaşmaydı.

Ancak burada çizgiyi aşan hususu, Abdülhamid'i kan dökücü kızıl sultan olarak yaftalayanlara tepki olarak geliştirilen kimi özellikleri bağlamında adeta kutsiyet atfedilmesidir.

Özel hayatına, zevklerine, dünya görüşüne bakıldığında batılılaşmanın tüm etkilerinin yaşandığı bir saltanat ailesinde büyümüş saray çevresinin zevklerini, yaşantısını benimsemiş biridir. Elbette mümin biridir. Ancak o her şeyden önce bir siyasetçidir. Batı müziğinden, operadan hoşlanan, elbiselerini bile Avrupa'dan getirten bir padişahtır. Sanılanın aksine ve o dönem bunlar yadırganmayan pratiklerdir... Sonuçta modern bir muhafazakardır.

İdeolojik karalamaya karşı çıkmalı, Abdülhamid'in hangi nedenle olursa olsun uyguladığı İttihad-ı İslam düşüncesi ve siyaseti bugünlere aktarılmalı. Ancak ona kutsiyet atfedecek abartılı yaklaşımlar da onu ve dönemini, Osmanlı hanedanının anlaşılması önünde engeldir.

Kızıl sultana karşı çıkarken yeşil sultan icat etmeye gerek yok.

Akif Emre

10 Mart 2017 Cuma

Ressam Ahmet Yakupoğlu


TOKİ Kütahya'lı ressam Ahmet Yakupoğlu'nun tablolarını iki cilt olarak yayımladı. Bu kadirşinas tutumu alkışlamak lazım.

TOKİ Başkanı M. Ergün Turan “Sunuş”ta şunları söylüyor:

Ressam Ahmet Yakupoğlu, Cumhuriyet dönemi sanat ortamının en üretken ve sıra dışı karakterlerinden biridir. 1945 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten sonra memleketi Kütahya'ya dönerek kendine has bir dünya kuran ve uzun yıllar resimlerine imza atmaktan bile çekinen Ahmet Yakupoğlu; geleneklerine bağlı, çalışkan, titiz, samimi, mütevazı, memleket sevdalısı, şöhretten kaçınan, derviş-meşrep bir ressam ve gönül ehli bir musikişinastır...

Eserin Yayın Koordinatörü: Ömer Arısoy; editör: Ömer Faruk Şerifoğlu; tasarım: Salih Pulcu.

I. ciltte İstanbul ile ilgili resimler; II. ciltte başta Kütahya olmak üzere; Bursa, Konya, Amasya, İzmir, İskenderun vb. gibi Anadolu şehir ve kasabalarını konu alan tablolar yer alıyor.

Bir mukavva mahfaza içinde sunulan eserin fotoğraf ve baskı kalitesi mükemmel.

Karakalem ve suluboya çalışmalarının yanı sıra güçlü bir yağlıboya ressamı olan Ahmet Yakupoğlu, hocası Prof. Dr. A. Süheyl Ünver üzerinden resim sanatımızın büyük üstadı Hoca Ali Rıza Bey'e bağlanmış ve Hoca Ali Rıza ekolünün çağımızdaki temsilcisi olarak kabul görmüştür.

Yakupoğlu'nun resimlerinin aydınlık, gürbüz, parlak bir dili vardır. Sisli ve karanlık resme rastlanmaz. O zaten esasen bir manzara ve daha çok şehrin geleneksel dokusunu, bina ve sokaklarını tasvir eden; bununla tarihe not düşen, âdeta bir arşiv malzemesi bırakan sanatçıdır.

Memleketi Kütahya'da yaptığı imar, restorasyon, müzecilik ve çevrecilik faaliyetlerini muhtemelen en fazla Kütahyalılar biliyor ama musikişinaslığı, özellikle neyzenliği, minyatür ustalığı ve ressamlığı ile daha geniş bir çevre tarafından tanınmıştır. Yetiştirdiği yüzlerce sanatkârla neyzenliğin bugünkü yaygınlığında payı vardır. Büyük çoğunluğu kent görünümleri olan 5 bine yakın eserle de İstanbul ve Kütahya başta olmak üzere Anadolu şehir kültürümüz için görsel bir hafıza oluşturarak, bu şehirler gibi kendi adını da ölümsüzleştirmiştir.


Yakupoğlu, 1920 yılında Kütahya'da doğdu. 1941'de Prof. Dr. Süheyl Ünver'in Kütahya'yı ziyaretinde kendisiyle tanıştı. Onun delaleti ile Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümüne girdi, Feyhaman Duran atölyesinden mezun oldu. Bu arada Süheyl Ünver'den minyatür; Ressam Halil Dikmen'den ney öğrendi.

Resmi vazife almadan Kütahya'da yaşadı; İstanbul ve Kütahya'yı geleneksel yapı ve dokusu ile resmetti.

Resimdeki tutumunu şöyle ifade etmektedir:

Tabiatı öğrendikten, tabiata yöneldikten ve onun güzelliklerini anladıktan sonra başka bir şeyi uydurmaya hacet kalmadı. Tabiat zaten her şeyin güzelini yapıyor. Biz ancak onun çömezi olarak onu temsil etmeye çalışıyoruz. İnsanlara, topluluklara, şehir hayatında yaşayanlar, kırlardan tabiat güzelliklerinden, yeşilliklerden, sulardan uzak kalmış insanlara bu güzellikleri aksettirmeye gayret ediyoruz. Sanatımız budur. Bugün her türlü resim yapılıyor. Sanat bir yerde durmuyor. Nasıl ki devir devir sanatlar şekillenmiş, başka mecralarda temsil edilmeye çalışılmışsa da bugün bizim anladığımız manada klasik sanat nadiren temsil edilmektedir. Bugün ne olduğu anlaşılmayan abstre resimler, sanattaki anarşinin ifadeleridir. Onun için bizim istikametimiz tabiat, çünkü Allah'ın yaptığı şey en güzeli ve doğrusudur. Yani şekil mi istersin, renk mi istersin, uydurmaya gerek yok, zaten hazır.

Eserde Prof. Dr. Ahmet Güner SayarProf. Uğur DermanBeşir AyvazoğluŞener ÖztopHasan Ali GöksoyCinuçen TanrıkorurSinan UluantD. Mehmet Doğan ve Pınar Yazkaç'ın Yakupoğlu hakkında anı ve incelemeleri yer alıyor.

Yakupoğlu İstanbul'da bilhassa Boğaziçi'ni çok işlemiştir. Yalılar, köşkler, konaklar, saraylar, çeşmeler, sebiller, camiler, sokaklar ile “eski İstanbul” baştanbaşa gözümüzde canlanır. Binalar yanında serviler, çınarlar, erguvanlar vb. ile harika manzaralar görürüz. Resimlere bakarken ilgimi çeken şu oldu: Yakupoğlu o kadar Boğaz manzarası çizmiş, ama “Boğaz Köprüsü”nü eserine koymamıştır. Bu da bir incelik işte. Herhalde manzarayı delip geçen bu nevzuhur teknolojiyi benimsemedi. Onu geleneksel dokuya yakıştıramadı. Her ne kadar II. ciltte bazı portreleri varsa da; Yakupoğlu'nun pek “insan” çizmediği görülüyor. Bu da ilginç bir tutumdur.

Ömrünün son on yılını hastalıkla geçiren ressam bu kitabın basımını göremeden 96 yaşında vefat etti.

Kendisini hayırla yâd ediyor, mekânı cennet olsun diyoruz.

Mustafa Kutlu
(Yenişafak, 08.03.2017)

9 Mart 2017 Perşembe

Sabır, hakikatin adalet talebiyle ortaya çıkar


Kader belirsiz olan değildir; tersine "belirsizliklerin" belirli olan içinde yer aldığına, cereyan ettiğine inanmaktır. Bu yüzden kader diğer adı "sabır" olan "vakti" beklemek, yani bir gelecek ütopyası olma özelliği taşır. Zira sabır, kendini onunla anlamlandırdığı bir hakikate içkindir; bu yüzden mevcuda seyirci kalmak veya olanı kabullenmeyi değil, "zararda olan asrın" içine düştüğü şüphe karşısında ısrarla hakikatin yanında olmak anlamına gelir.

Sabır, kendinden söz ettirdiğinde içkin hakikatin adalet talebiyle beraber ortaya çıkar; zulüm karşısındaki adalet çağrısının başarılı olabilmesinin ancak şüpheden arınmakla mümkün olabileceğine inanmayı öngörür. Çünkü hakikat kaybolduğunda hayat, içinde yanılgının olmadığı, bu yüzden de kendine bir sınır koyamadığı belirsiz bir faaliyete dönüşür. Bu durumda insanın faniliğine karşı hayatı "ölümsüz" olarak anlamak, sadece unutmak değil, hayatın yaratılmışlığına karşı aynı zamanda bir "ihanet" olur."

Abdurrahman Arslan
(Sabra Davet Eden Hakikat, Pınar Yayınları)

8 Mart 2017 Çarşamba

Balık zekâlı koyun millet… Türk mü, Amerikalı mı?


İnsandan insana uzlaşma mahsulü olmaksızın, yani “al gülüm, ver gülüm” hesabı haricinde kalarak uzanan bağların değerini öğrendiğimizde Türk olmanın ve Türk kalmanın faydasına ermiş oluruz. İnsanın din içinde kalması kendi lehine münasebetlerle kendi aleyhine münasebetleri birbirinden ayıran çizginin silinmez vasfa kavuşması uğruna göstermesi vacip fasılasız çabayı elden bırakmadığı kadar mümkündür. 

Konumuz Allah katındaki dine örfi kısmı ağır basmamış bilinçli giriştir. Kelime-i şahadet ile dine girişimiz kabullerimize sadakati esas almamızla, kabullerimizin hakkını verme vaadinde bulunmamızla başlar. Nedir kabullerimiz? Kabullerimizin ilki ve vazgeçilemezi bir ülkeye sahip oluşumuzdur. İnsanın mayası ülke gerçeğinden yoğrulmasaydı ne Kâbe bina edilecek, ne hicret vuku bulacak, ne de biz fetihle mükâfatlandırılacaktık. Girişten itibaren din içinde kalışımız yaşadığımız günleri bir ülkemiz olup olmadığı gerçeğine vasıl olma zamanı bilmeği intaç ediyor. Kavrayış gücümüz karakterimizi ele verecek. Topraklarımızın gerçekliği neye taalluk ediyor? Var olduğu farz edilen ülke kimin yurdu, kimin memleketi, kimin vatanı? Asıl yakıcı sual: Bu ülkeye ne olacak?

Mukadderatımız nereden olursa olsun bir yerden gelip nereye olursa olsun bir yere gidişimiz halinin tasvirinden ibaret. Akıbetimizi kadere, kendi kaderimize gönüllüce girip girmediğimiz tayin edecek. Geldiğimiz yer ne kadar bir gün öncesi ise bir o kadar da beş, belki de on bin yıl öncesidir. Dünü yalana irca eden beş bin yıl öncesinin yalanını ikrardan fazlasını yapmaz, yapamaz. O halde sual edelim: Hortlaması bahse konu edilen Sevr anlaşmasının yerini tutsun diye imzalanan Lozan bir hezimet idiyse muzaffer kim veya kimler idi? Eğer Lozan’da galibiyetine hükmedilecek taraf Türkler idiyse mağlubiyet kime veya kimlere düştü? Altı yüz yıllık Osmanlı ihanet kültürü yukarıdaki suallerin tatmin edici cevabını bulma gücü gösterecek bir Allah’ın kulu ortaya çıkarmış değildir. Yerinde cevabın bulunmaması için zihinlere kilit üstüne kilit vuruldu. Türklüğü içine sindirmemiş Müslümanı icat eden devlet milleti hiçbir zaman varlığının teminatı saymadı. İcat ettiği Müslüman karşısına Müslümanlığı Türklüğe dıştan eklenmiş araz sayan tipi de devlet dikti. Baştan beri korkulan devletin zevalidir. Devlet yıkılırsa onun enkazı altında kalacağından korkanlar baştan beri vardır.

Yerkürenin hiçbir yerinde kimsenin bırakın kıyamet senaryolarına dikkat çevirmeği serap görecek bile takati kalmadı. Bir benim kimin tınıp kimin tınmadığını umursamadan gelecek günleri ciddiye alan. Çünkü bir ben kaldım şahsiyetinde şairliği, komünistliği, Müslümanlığı cem etmiş, mezcetmiş olan.

Geçmişe dair şunun bunun veya şucunun bucunun değil, bütün insanlığın kapıldığı kasıtlı yanılsamayı fark etmem sebebiyle gelecek günleri ciddiye alıyorum. Kasıtlı yanılsama? Nasıl oluyor bu? Kasıtlı yanılsamanın nasıl bir şey olduğunu bizim karakterimiz ele verecektir. Ülkemiz Amerikan karakterinden medet umulduğu için Türk karakterinden vazgeçilmesinin neticeleriyle şekillendi. Balık zekâlı koyun millet… Türk mü, Amerikalı mı?

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 8 Mart 2017)

Anadolu kadınları - 2




Anadolu kadınları - 1




7 Mart 2017 Salı

Lütuf, görmesini bilen kalpler için, her yerdedir


Arayan bulamayacaktır, aramayanlar bulunacaktır’ demiş Franz Kafka. Güzel söylemiş. İçinde olmayanı bulamazsın. İçinde olmayanın yokluğunu hissedemezsin. Aşkın içine gömülmüş olan kişinin yola çıkmasına gerek yok. O, bir mıknatısın demiri çektiği gibi hakikati kendine çeker. Yol onun ayaklarına bükülür. Sonunda hepimiz yeryüzünde yürüyoruz ve yeryüzünde bitiyor yolumuz. Arada ruh kanatlanıyor, göklere yükseliyor ve sonra beden kafesine dönüyor. Ten toprağa, can semaya çekiyor. Yeryüzünün bittiği yerde gökyüzü başlıyor. Lütuf, görmesini bilen kalpler için, her yerdedir. Varlığın kaosunda bir düzen gizli. İlahi bir plan bizi beşikten mezara kadar idare ediyor, en zor ve çaresiz anlarda, kederin hayatı paramparça ettiği anlarda bile umutla görmemizi sağlıyor.İnsan sadece umut ettiği şeyi görür. Umut ettiği sürece görür’ demiş Christian Bobin, ne güzel söylemiş. Sözü Jean-Luc Nancy almış da şöyle demiş : ‘İslam’ın tanrısı her surenin başında Rahman olarak adlandırılan tanrıdır. Rahman, her insanda onun küçüklüğünü, zayıflığını tanıyan ve küçüklüğüne ve zayıflığına rağmen ona büyük ve saygıdeğer olma olanağı veren demektir’ . Güzel söylemiş. İnsanın içinde nice gökler gizlidir. Genel izafiyet kuramı ile kuantum mekaniğini birleştirmeye niyetlenen sicim kuramı çok sayıda kainat tahmininde bulunuyor: Her biri bizim bilemediğimiz apayrı kurallara tabi sayısız kainat. 10’un arkasına 500 tane sıfır ekleyin, işte o kadar. Çok ama çok küçüğüz ama lütuf her yerde ve ruhumuza dokunmasına izin verdiğimizde, saygıdeğer olma imkanımız var. İnsan insanı aşar. İman sadakattir, göğe sadık olmak, İlahi olana katıksız bir teslimiyet ve güven duymaktır. Dünya bir uyku ve aşk bir uyanış, göz bebeklerimize değerek bizi rüyaların koynundan çekip alan bir ışık çakımı. Hakikat güzel olanda parlar ve bizi kendini tanımaya çağırır. Aramayan da bulunur, zira rıza makamındaki kişiye ırmaklar bükülür. Susuzun nasibi su ise, suyun da nasibi susuz kalmış kişidir.

Kemal Sayar

Masumların ömür boyu ödemeye mahkum edildiği bedeller


AK Partili genç bir kadın siyasetçi yazdı bana: Fetöyle mücadele sürecinde gözlemlediği bazı hataları dile getirdiği için hiç tanımadığı biri tarafından Fetöcü ilan edilmiş, o da dava açmış, mahkemesi sürüyor. Tabii Fetöcü olmadığını ispatlaması bekleniyor. Bunu kolaylıkla yapabilir, çünkü aynı zamanda Selam-Tevhid davasında mağdur ve müşteki. Yani hem Fetöcü olduğu hem de Fetö mağduru olduğu gerekçeleriyle iki davası var. Emniyet yetkilileri paylaşımlarında bir Fetöcülük göstergesi bulamadı, ancak şikayet yapıldığında soruşturma devam etmek zorunda. Siyasetçi genç kadın da hiçbir şekilde ilişkili olmadığı bir yapıya mensubiyeti iftirası yüzünden kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle karşı şikayetçi oldu. Mahkemelerin bu tür suç duyurularıyla uğraştırılması ayrı bir problem, ama daha sorunlu olan şu: Dava sonucu ne olursa olsun davalının adı Fetöcülükle lekelenmiş gibi oluyor, çok güçlü korunma sebeplerinden yoksunluğunda.

Bunlardan daha kötüsü tutuklananlar ve tutuklu kaldıkları süre içerisinde askıya alınan hakları elbette. Bir darbe ertesinde belki bazı ihlaller anlaşılabilir. Ancak siyaset ve medyada ihlaller sonucu ortaya çıkan yeni tür –sorunu merkezinden uzaklaştırmaya müsait- zanlara izin vermeyecek etkili söylemlerin ağırlık kazanması gerekiyor. Fetöcülük suçlamasının kimi küçük adamlarca bir kariyer fırsatı olarak istismarına izin vermeyecek bir siyaseti talep ediyor toplum. KHK’lar konusunda da kamuoyu vicdanı, darbe girişimi ve Fetöcülük bağlamında üst düzeyde sorumlu olanların teşhis edilip cezalandırılmasına ihtiyaç duyuyor.

Ergenekon gözaltı ve tutuklamaları sırasında da toptancı yargılamaların sebep olduğu haksızlıkları eleştiren yazılar yazmıştım. 1990’ların başlarındaki vahşeti hep hatırlamalıyız, ama nasıl? Çeşitli kişi ve gruplar faili meçhul aydın cinayetlerinin faili olarak ekranlardan teşhir ediliyordu. Bizzat yaşadığımız veya şahidi olduğumuz haksızlıklar, masumların ömür boyu ödemeye mahkum edildiği bedeller konusunda taşıdığımız sorumluluğu öğretmiş olmalıydı.

Zanla iştigal derin bir kuyu, tıpkı romanda tasvir edildiği üzere… Selami’yi, Fadime’yi ve daha nice insanı içine çeken o karanlık kuyunun kapanması bizim ferasetli yaklaşımlarımızla mümkün. Dilcefa köyü insanın diliyle sınandığı, insanın yenik düştüğü bir yer. Mağlup olmamak için bize gereken Karahüseyin’in romanındaki gibi hakkı, hukuku, adaleti hatırlatacak, içimizde taşıyacağımız bir Nazar Ana kişiliği.

Cihan Aktaş

Zevk en diri yanıdır kültürün


Her ama her tür kültürel etkinlik doğası gereği insanın manevi özgürlüğü yanında kendisini başka bir sebebe bağlı kalmaksızın yine özgürce gerçekleştirme amacına dayanır. Din, dil, tarih, toplum gibi faktörler esas değil yan değerlerdir ve eğer kültürden inanca, topluma veya dile yaratıcı bir açılım gelecekse ancak böyle olur. Hüznü zevk” edinmekten söz açan şairin insanlık düşüncesi günlük hayatın pratiğinde yaşamıyorsa hamasi boş sözlerin dumanı her şeyi çoktan karatmış demektir.

Zevki başlangıçta kesin çizgiler ve kati kurallarla sınırlayan kişiler ve topluluklar da kısa sürede tekrara düşüp diğer kültürel zevk odakları tarafından etkilenmekten kurtulamayacaklar böylece tek taraflı kültürel bağımlılık süreci işlemeye başlayacaktır. Kültürel bağımlılık bazen o kadar gizli protest davranışlarla açığa çıkar ki bu tuzağa düşenler kendilerini adanmışlığın sanal havuzunda bulurlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar pek çok eşsiz buluşu gibi Divan Şiiri hakkında da değerlendirme yaparken “devirlerin etrafında çalıştığı zevk” yorumunda bulunur. Yani Divan estetiği zamanla ve zaman içinde bir zevk imecesinin ürünüdür. Tek başına kimi teknik, sosyal veya dinsel sebeplerin sonucu değil. Bu bağlamda bugün kültürü önemsemek onun hangi zevk ve zevkler çevresinde can bulup açılıma kavuşacağını da düşünmek demektir. Denetleyemeyen ve her tür propagandaya teşne olan duygusal refleksler kaybolmaya mahkumdurlar. Zevk en diri yanıdır kültürün.

Denetleyebilen zevk kavramını sadece ulusal ölçekte düşünmek de hata olur. Bir kültürün zevk ehli ve kültür aktörleri hem kendi içlerinde uyanık hem de dünyadan dolayıma giren kültür karşısında da aynı duyarlığa sahip olmalılar. Bu basit, yerel bir direnç değil kültürel varoluşun doğal bir hak kullanımıdır.

Ömer Erdem

Ortadoğu'da İslam ile özdeşleştirilen terörün hedefi daha çok Müslümanlardır


Herkes bilir ki Ortadoğu'da İslam ile özdeşleştirilen terörün hedefi daha çok Müslümanlardır. Ayrıca Müslümanların geneli ve ilkeleri açısından ne denli temsil kapasitesinden uzak olduğunu en iyi yasaklama kararı alan ülkelerin devlet hafızası farkındadır.

Bu sorun sadece Batılı ülkelerin ötekisi olarak İslam'la kurduğu ilişkiyle sınırlı değil. Çok daha önceden, kolonyalizm dönemlerinden başlayarak Müslüman toplumların sekülerleştirilmesi için farklı sosyal ve siyasal modeller uygulandı. Tüm Batılı değerlerden daha çok önemsenen, bu uğurda pek çok Batı kaynaklı ilkelerin iptal edilmesini meşrulaştıran laiklik ilkesi oldu. Saddam yıllarca laik sosyalist olduğu için, sistem dışı olmasına rağmen Suriye Baası laik değerlere sığındığı için hala destek bulabiliyor.

Batılı metropollerde eğitiminden hayat tarzına kadar modern görümlü Müslümanların kadın giyiminde tesettürden ibadet özgürlüklerine kadar alanların daraltılması, baskılanması korkudan çok bir tür diz çöktüremedikleri değerlere karşı öfke patlaması ile açıklanabilir.

Batı'nın sekülerleşen geleneksel değerleri, dinleri, kutsalı karşısında temel ilkeleri, referansları ile modern hayata direnen, laik dünya görüşüne meydan okuyan bir dinin canlılığı...

Modernleşme kuramlarını iflas ettiren mesele de bu. Konfüçyüs Kapitalizmini icat eden dünya sistemi, Protestan ahlakını Müslümanlara adapte ettirebilmekte zorlanıyor. Zorlanacak da. Meseleye buradan bakmayı deneyelim.

Seküler uygarlık Müslümanlardan rövanş almak istiyor.

Akif Emre

6 Mart 2017 Pazartesi

Cildekî’ye göre ancak ve ancak ayık olan dik-durur


Her bir insan ister farkında olsun ister olmasın içinde yaşadığı medeniyetin varlık – bilgi – değer çanağı içinde soluklanır. Medeniyetlerin kendilerine hâs hayat görüşü ile dünya resimleri arasındaki etkileşimlerinin bir hâsılası olan dünya tasavvurları, bu soluklanmanın hem derinliklerini hem de sınırlarını belirler. Diğer tüm beşerî etkinlikler bu çanak içinde varlığa gelirler ve kılcal damarlarına kadar var-oldukları ve varlıklarını idâme ettirdikleri çanaktaki havayı teneffüs ederler. Bu hâli, o medeniyetteki tüm maddî ve manevî izlerin/âsârın nefesinde koklamak mümkündür. O kadar ki ifâde ve istifâde için geliştirilen tüm nazarî dillerin kullandıkları mefhumlar bile muhtevalarını o çanak içindeki varlık – bilgi – değer terkibinden devşirirler. Bu içerik, o medeniyetin mensupları arasında anlamayı, anlaşmayı ve anlamlandırmayı mümkün kılan asgarî imkânları sağlar.

İşte İslâm temeddününün XIV. yüzyıldaki dünya tasavvuru içinde soluklanan Türk bilgini Cildekî (ö. 1361) [İzzuddin Ali b. Aydemir b. Ali b. Aydemir el-Cildekî], Envâr el-beyân ve esrâr el-burhân fî fehm evzân ilm el-mîzân adlı dört ciltlik simyevî-kimyevî felsefe kitabının Mukaddime’sinde bu zihniyetin Tanrı – insan – bilgi merkezli bir çözümlemesini yapar. Bu yazıda, Cildekî’nin kendi özgün kavramsallaştırmasına sadık kalarak söz konusu çözümlemenin dayandığı temel kavramları dikkate alıp bir çerçeve çizme denemesinde bulunacağım. İmdi; İnsanî tüm bilme eylemlerinin en nihâî amacı, metafizik çanağın hem iç (düşünce) hem de dış (dil) ufku ve sınırı olan Tanrı’nın (varlık yayı), hayata ilişkin rubûbiyet ve tabiata ilişkin ulûhiyet cihetlerinden bilinmesidir (ma’rifet); ancak her iki cihetin bilgisinin imkânı, zorunlu olarak kişinin kulluk bi- linci–ile–kendini-bilmesine (ma’rifet el-nefs) bağlıdır. Şimdiye değin Cildekî, bundan sonra dile getireceklerine metafizik/kavramsal bir zemin inşa eder; akabinde her türlü insanî atılımın en temelinde bulunan kulluk bilinci–ile–kendini-bilme eyleminin hem ne anlama geldiğini hem içeriğini hem de nasıl mümkün olabileceğini tasvir etmeye başlar…

İnsanın kulluk bilinci–ile–kendini-bilmesi ile buradan hareket ederek Tanrı’yı rubûbiyet ve ulûhiyet cihetlerinden bilmesi sadece ve sadece bilgi(ilm) ile mümkündür. Artık tam bu noktada kendilik ile Tanrı’nın bilgisi/bilinmesi yani ma’rifet, tanıma/tanımak, ilm ise bilgi/bilmek olarak çevrilebilir. Bu nedenle çoğulu bulunmayan ve alâmetlerin tekil bilgilerinin küllî birliği demek olan ilm(bilgi) kendini ve Tanrı’yı tanımanın olmaz-ise-olmaz koşuludur. Ancak küllî anlamda bilmek için daha temelde insanın sahip olması gereken bir özellik bulunmalıdır; öyle bir özellik ki küllî bilmeyi mümkün kılsın. Bu özellik yakaza, yani ayık olmak, ayırdına varmaktır. Yakaza sözcüğü, aynı zamanda adım-adım kendini tanımak, azamî derecede dikkatli olmak, her şeye her şey-ile şuur kesilmek; fıtrî imkânların körlüğü, işlevsizliği anlamındaki gafletten sıyrılmak demektir. Ayık olmak (yakaza), dik-durmak (kıyâm) için şarttır; çünkü Cildekî’ye göre ancak ve ancak ayık olan dik-durur (kâme)… Tam bu noktada İbn Abbâs’ın Beled suresindeki kebed sözcüğünü dik-durmak olarak tefsîr ettiği hatırlanmalıdır; yani insan olmanın en önemli özelliği… (Muhakkak ki biz, insanı, dik-durmak üzere yarattık.) Dik durmak ve bu nedenle de ufka bakmak, zaman kaygısı ile kuşanılmak, gelecek bilincinin eşlik ettiği bir eylem tarzına sahip olmak, sınırsızlığa, belirsizliğe, tanımsızlığa, bulanıklığa tutulmak ve tutunmak, işte tüm bunlar insan olmanın manevî mukavvim unsurlarıdır… Çünkü kıyâm; dikilmek, doğrulmak, tutunmak anlamlarına geldiği kadar, davranmak, kalkışmak, atılmak ve teşebbüs etmek de demektir. Cildekî için ayık olmak ve dik durmak daha önemli insanî bir eylemin asgarî koşuludur: Yürümek, yol almak… Cildekî’nin deyişiyle, “Kim ki, ayık olur (istaykaza) dik durur(kâme); kim ki, dik durur yürür(sâre)”. Bu nedenle kişinin amacına(kasd) yürüme(mesîr) isteğine, arzusuna(taleb) ilişkin kararlılığının ilk boşandırıcısı, kalkış noktası, başlatıcısı dik-durmaktır. Ayıklık aklın bir tarzıdır; bir eyleme tarzıdır. Niçin? Tam bu noktada Cildekî insan ile zaman arasındaki ilişkiye geri döner ve zaman kaygısıyla kuşatılmış insanın bu kaygıyı aşmasının yegâne sebebi olarak uyanık-olmayı gösterir. Çünkü zaman, insana karşı keskin ve acımasızdır; zamana sahip olmanın, onu yönetmenin ve yönlendirmenin tek şartı ona karşı ayık durmaktır. Bu da ancak bir meşakkat olan insanın zamanı ihmal etmesine neden olan rahatlığın, konforun ve lüksün terk edilmesi; zaman ve zemini uygun şartların vaktinde değerlendirilmesi ile mümkündür. Cildekî’ye göre insan ancak bu şekilde davranarak kendine verilen emâneti yani aklı vaktinde kuşanmış olur.

Kuşanmak eylemi bize kılıcı hatırlatabilir… Cildekî’ye göre kuşanmak bir hak işidir; hak da ancak onu hak edene verilir. Öyleyse kılıcı kuşanmak sanıldığı gibi basit bir güç işi değildir. Başka bir deyişle, kaba güçle kılıç kuşanılmaz; tersine lâyık ve ehil olmak gerekir. Bu hâldeki liyâkat ve ehliyet ise şimdiye değin dile getirildiği üzere hak-ile-dik durmak, bilgi, ayık olmak, sahih bir gayrete/kararlılığa sahip bulunmak demektir. Ayıklıkta hak-ile-dik durmak, temkîn ve tedbîrden önce gelir. Çünkü temkîn ve tedbîr en nihâyetinde bir kader içerdiğinden Tanrı’nın inâyet ve fethine bağlıdır. Temkîn ve tedbîrin sebepler cihetinden gerçekleşmesi(tahakkuk) ise ancak ve ancak ayık olmak ve çalışmak ile mümkündür.

Ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) ve yol-almanın(seyr), hiç şüphesiz, yukarıda işaret edildiği üzere dönemin metafizik çanağı ile sıkı bir irtibatı vardır. Bu çanağın en dıştaki yayı tüm eylemlerin en nihâî ufkunu oluşturur. Başka bir deyişle en üstteki kuşatıcı algoritma, elemanları olan iç algoritmaların tüm özelliklerini hem içerir hem de imkânlarını verir. Böylece Tüm ve Bütün olarak üyesi olan tekilin ve parçanın hem anlamını verir hem bilgisini mümkün kılar hem de meşruiyetini sağlar. Cildekî için en nihâyetinde Evren’deki var-olanların var-olma tarzlarına göre eylemeleri onların kulluğu anlamına gelir. Bu nedenle her eylem, O’nun-için, O’nun-ile ve O’ndandır. İnsan söz konusu olduğunda ayıklık(yakaza)-ile-dik-durmanın(kıyâm) O’nun-için yönünü iyi niyet, O’nun-ile yönünü meded ve inâyet, O’ndan yönünü ise i’tâʼ ve ri’âyet oluşturur.

İnsanın yapması gereken, Cildekî’ye göre, ayıklık ile gaflet ve fitne bataklığından sıyrılmak, uyanmak ve kalkmaktır… Bunu başarabilmenin ise tek yolu vardır: Çalışmak…

Burada bir çıkma yaparak işaret edelim ki kökleri kadîm Mısır’daki Hermetik geleneğe dayanan simyevî-kimyevî felsefe tarih boyunca bir çeşit i. Zanaat (teknik), bir tarz ii. felsefe ve nihâyet bir tür iii. mistik dinî yorum olarak, üç farklı şekilde anlaşılmıştır. İslâm temeddününde ayrıca nazarî bir etkinlik olarak simyevî-kimyevî felsefe tümün/bütünün birliğine ilişkin hem fizik hem de metafizik bir araştırmadır. Bu çerçevede sanıldığı gibi basit bir ucuz metalleri maddî işlemlerle pahalı metallere dönüştürmek değildir; özellikle irfânî-sufî çevrelerde daha çok değersiz nefisleri muhtelif manevî işlemlerle değerli nefislere dönüştürme cehd ü gayretidir. Elbette hem nazarî tefekkür hem de nazarî tahayyül, her ikisi de insan aklının birer etkinliğidir. Zaten felsefe-bilim tarihinin, dikkatle bakıldığında, nazarî tefekkürün, önünde koşan nazarî tahayyülü yakalama, hatta fethetme ve anlama süreci olduğu görülebilir.

Tüm bunları idrâk etmenin yolu da Cildekî’nin dediği gibi, ayık olmak, dik durmak ve yürümek… ve dahi bilmektir. Hepsinin varlık koşulu ise çalışmak yani yola koyulmak, yol almak, hatta yol olmaktır…

İhsan Fazlıoğlu
* Bu yazı Arka Kapak dergisinin 16. sayısında yayınlanmıştır.

İzzüddîn Alî b. Aydemir b. Âli el-Cildekî


XIV. yüzyılda yaşayan Türk asıllı simyacı.

Horasan bölgesindeki Cildek köyüne nisbetle anılmakta, adı bazı kaynaklarda Aydemir b. Ali b. Aydemir şeklinde geçmektedir. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Kendisi ömrünün on yedi yılından fazlasını uzun seyahatlerle geçirdiğini, bu arada Irak, Anadolu, Mağrib, Yemen, Hicaz ve Suriye’ye gittiğini, nihayet Mısır’da yerleştiğini bildirmektedir. Farklı rivayetlere göre 743 (1342-43) veya 762 (1360-61) yılında Kahire’de ölmüştür.

Cildekî, özellikle ansiklopedik bilgi bakımından simya ilminde isim yapmış son büyük üstatlardan biridir. Onun da müslümanların simya sahasında benimsedikleri mistik ve sembolik yaklaşımların bir temsilcisi olduğu görülmekte, fakat bazı somut deliller göz önüne alındığında kimyasal reaksiyonlar ve maddeler hakkında gerçek bilgi ve deneyimlere sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Kimyasal birleşimlerde sabit nisbetler kuralına esas teşkil eden görüşleri, ortaya çıkan gazlardan korunmak için deney sırasında maske kullanması, sabun yapımını geliştirmesi, nitrik asitle gümüşü altından ayırması bunun belli başlı örnekleridir. İlgisi tıp, ilâç yapımı, zooloji, astroloji, mekanik (ilm-i hiyel) ve özellikle maddenin keyfiyeti, metal ve diğer maddelerle yedi gezegen arasında ilişki kurulması gibi alanlara yayılmış olan Cildekî, tabii olaylarla simya işlemleri arasındaki benzerlikler üzerinde önemle durmuş, bu hususta sunî değişim olabileceğini kabul etmeyen İbn Sînâ’ya da karşı çıkmıştır. Özgün yazılarından başka Tyanalı Apollonios, İbn Ümeyl, İbn Erfa‘re’s ve Ebü’l-Kāsım el-Irâkī gibi ünlü kişilerin eserleri üzerinde çok uzun şerhler kaleme alan Cildekî’nin birçok çalışması, kendinden önce yaşayan Câbir b. Hayyân ve Ebû Bekir er-Râzî gibi bilginlerden yaptığı güvenilir alıntılar sebebiyle simya tarihi yönünden de büyük değer taşımaktadır.

Eserleri. Kendisine atfedilen yirmi civarındaki eserden belli başlıları şunlardır:

1. el-Bedrü’l-münîr fî havâssi’l-iksîr (Bombay 1881). Endülüslü Ali b. Mûsâ b. Erfa‘re’s’in Dîvânü’ş-Şüzûr’undaki bir kasidenin şerhidir. Aynı esere yazdığı diğer bir şerh ise Ġāyetü’s-sürûr adını taşımakta olup önsözüne göre teknikten çok felsefî ağırlıklı bir metindir.

2. ed-Dürrü’l-mensûr fî şerhi’ş-Şüzûr. Adı geçen eser üzerine 742 (1341-42) yılında Kahire’de yazılmış diğer bir şerhtir.

3. Keşfü’s-sütûr fî şerhi Dîvâni’ş-Şüzûr.

4. el-Misbâh fî esrâri Ǿilmi’l-miftâh (Kahire 1302). Müellif eserin önsözünde Araplar’daki “ilmü’l-miftâh”ın (simya) kısa bir tarihçesini vermekte, bu konudaki kendi çalışmalarını anlattıktan sonra üstat olarak kabul ettiği yedi kişinin adını saymaktadır. Bunlar Emîr Hâlid b. Yezîd, Câbir b. Hayyân, Muhammed b. Ümeyl et-Temîmî, Mesleme b. Ahmed el-Mecrîtî, Hüseyin b. Ali et-Tuğrâî, Ali b. Mûsâ b. Erfa‘re’s ve Ebü’l-Kasım el-Irâkı’dir.

5. Nihâyatü’t-taleb fî şerhi’l-Mükteseb (Bombay 1890). Ebü’l-Kāsım el-Irâkı’nin Kitâbü’l-Ǿİlmi’l-mükteseb fî zirâǾati’z-zeheb adlı eserine yapılan geniş bir şerhtir. Arap simyasının en önemli kaynaklarından biri üzerine yazılmış olan eserin kendisi de önemlidir. Çünkü Cildekî bu eserinde simya ilminin başlıca teorilerini geniş şekilde açıklamıştır. Eserin önemini artıran diğer bir özellik ise Cildekî’nin yaptığı iktibaslarla kendisinden önceki Hermetik ve İslâm simya literatürünü tanıtmış olmasıdır. Câbir b. Hayyân ve diğer müslüman simya öncülerinin yanı sıra Hermes, Zosimus, Jamasif, Demokritos, Câlînûs ve Marianus gibi otoritelere sık sık müracaat etmekle birlikte kendisinin simya alanındaki birikimini de alabildiğine yansıtmaktadır. Meselâ Câbir b. Hayyân’a atfedilen eserlerden ve diğer bazı çalışmalardan nakillerde bulunarak altın-gümüş alaşımından gümüşü ayırmak için nitrik asit kullanılması gerektiğini bildirmiş, bu arada da söz konusu reaksiyonun maddelerin belirli ağırlıklarda olması halinde gerçekleşebileceği kanaatinde olduğunu açıklamıştır. Manucher Taslimi bu eserle ilgili olarak 1954’te Londra Üniversitesi’nde “Examination of the Nihayat al-Talab and the determination of its place and value in the History of Islamic Chemistry” adıyla bir doktora tezi hazırlamıştır.

6. el-Burhân fî esrâri Ǿilmi’l-mîzân. Dört bölümden meydana gelen titiz bir çalışmadır. Cildekî bu eserinde sadece simyaya değil tabiat tarihi, fizik ve metafizik konularına da yer vermiştir. Ayrıca kitapta Belînûs’un (Tyanalı Apollonios) yedi cisme (gezegenler) dair eseriyle Câbir b. Hayyân’ın eserlerindeki mîzan teorisine de atıflar yapmaktadır.

7. Şerhu kasîdeti Ebi’l-İsbaǾ. Keşfü’l-esrâr adıyla da anılan eser, X. yüzyılda Meyyâfârikīn’de (Silvan) Ebü’l-İsba‘ künyesiyle tanınmış olan Abdülazîz b. Temmâm el-Irâkî’nin simya üzerine yazdığı bir kasidesinin şerhidir.

8. Şerhu’ş-Şemsi’l-ekber li-Belînûs. Tyanalı Apollonios’un simyaya dair çalışmasının şerhidir.

9. et-Takrîb fi’l-esrâri’l-kimyâǿ (fî esrâri’t-terkîb). Bu eser de simyaya dairdir.

10. ed-Dürrü’l-meknûn fî şerhi kasîdeti Zinnûn. Mısırlı meşhur sûfî Zünnûn’un simya konusunda yaptığı mistik karakterli bir çalışmanın şerhi olup 743’te (1342-43) Kahire’de yazılmıştır.

11. Bugyetü’l-habîr fî kanûni talebi’l-iksîr. 740 (1339-40) yılında Şam’da yazılmıştır.

12. Kenzü’l-ihtisâs ve dürretü’l-ġavvâs fî maǾrifeti esrâri Ǿilmi’l-havâs. On iki bab üzere tertip edilen eser yayımlanmıştır (Bombay 1309).

13. ed-Dürretü’l-mudıyye fî şerhi muhammesi’l-Mâǿi’l-varakī ve’l-arżı’n-necmiyye. Muhammed b. Ümeyl et-Temîmî’nin eserinin çok kısa bir hulâsası olup Dımaşk’ta yazılmıştır.

14. Netâǿicü’l-fiker fî ahvâli’l-hacer Bulak’ta tarihi belli olmayan bir baskısı yapılmıştır (Cildekî’nin eserleri ve bunların yazma nüshaları hakkında geniş bilgi için bk. GAL Suppl., II, 171-172; Sarton, III/I, s. 758-760; Fâzıl Halîl İbrâhim, s. 619-625).

Cildekî’nin eserlerini değerlendirebilmek için onun faydalandığı geniş kimya literatürünün muhtevasını çok iyi bilmek gerekmektedir. Bu tür incelemelere Ruska, Stapleton, Hokuyard ve bunların öğrencileri tarafından başlanmış, ancak pek azının edisyon kritiği yapılabilmiştir.

BİBLİYOGRAFYA: 
Serkîs, MuǾcem, I, 703-704; Brockelmann, GAL, II, 173-174; Suppl., II, 171-172; Kehhâle, MuǾcemü’l-müǿellifîn, VII, 42-43; a.mlf., el-ǾUlûmü’l-bahte fi’l-Ǿusûri’l-İslâmiyye, Dımaşk 1392/1972, s. 268-269; Ullmann, Die Medizin, s. 198, 341; a.mlf., Die Natur und Geheimwissenschaften, s. 35-36; Sarton, Introduction, III/1, s. 758-760; Ali Abdullah ed-Difâ‘, İshâmü Ǿulemâi’l-ǾArab ve’l-müslimîn fi’l-kîmyâǿ, Beyrut 1405/1985, s. 280-295; Ali Cem‘ân eş-Şekîl, el-Kîmyâǿ fi’l-hadâreti’l-İslâmiyye, San‘a, ts. (Mektebetü’l-Cîli’l-cedîd), s. 90-92; Fâzıl Halîl İbrâhim, “İzzeddin Aydemir el-Cildekî, mekânetühü’l-Ǿilmiyye ve müǿellefâtühû fi’l-kîmyâǿ”, MMMA (Küveyt), XXIX/2 (1985), s. 613-629; S. Mahdi Hassan, “Jildeki’s exposition of alchemy; Dr. Taslimi’s examination of Jildaki’s Nihayat al-Talab”, Hamdard Medicus, XXXIII/1, Karachi 1990, s. 5-30; el-Kāmûsü’l-İslâmî, I, 623; G. Strohmaier, “al-Djildakī”, EI² Suppl. (İng.), s. 270. 

Sadettin Ökten
(TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt: 07; sayfa: 550-551)